SALİH BOLAT’LA “AÇILMIŞ KANAT” ÜZERİNE SÖYLEŞ
6/4/2008 · Kategori: Söyleşi
Faruk Bal- Yeni yayımlanan şiir kitabınız “Açılmış Kanat” ta turistler, mülteciler, piknik ateşleri, çalan telefonlar, işportacılar gibi günlük hayattan bir çok figür ve nesne girmiş şiirlerinize. Hem güncel hayatla ilgilenen, hem de doğaya bu kadar yalın bir sesle bağlı olan Salih Bolat’ın şiirlerini dünden bu güne hangi kaynakların beslediğini anlatabilir misiniz? Salih Bolat- Şiirimi besleyen kaynaklar, gerçekten, yaşamdan başka bir şey değil. Doğal, toplumsal, bireysel, maddi ve manevi boyutlarıyla bütün yaşam. Ama ne kadar beslendim, bilemiyorum, onu şiirlerimde görmek mümkün. Şiirde oluşturduğum sesin, herkesin sesi olmasını nasıl sağlayabileceğim sorunu, her zaman başlıca sorunum oldu. Çünkü şiir dili bir yerde, şairin öznel duyarlılıklarının nesnelleşmesini sağlayan bir dildir. Yok eğer burada, esin kaynaklarımı soruyorsanız, sanırım çocukluğum, bilinçaltım ve düşünsel kişiliğim, bu kaynakların bulunduğu, birbirine komşu üç ülkedir. “Şiirimi besleyen kaynaklar” ile ilgili soruyu biraz daraltarak, “kültürlenme sürecim” ile ilgili sorarsanız, şunları söyleyebilirim: Şiirin kaynağının yaşam olduğunu düşündüğüm için, yaşantı zenginliğinin, şiiri de zenginleştireceği kanısındayım. Bu yüzden de, şairin birçok yaşantıya tanıklık etmesi gerekir. Sinema, roman ve öykü, yolculuklar, resim, müzik, doğa görüntüleri, dağ yürüyüşleri, nesnelere dikkatle bakmak, insanları görmek ve dinlemek ve en önemlisi başka şiirler okumak, yaşantı tanıklıklarının çeşitli yollarıdır. F.B.- Kitabınızın adından yola çıkarsak, Açılmış Kanat bize neleri çağrıştırmalı? S.B.-Açılmış Kanat...Kendini boşluğa bırakmadan önce alınan karar ve olanağın bilgisine ulaşmak için girilen tehlikeli süreçte bir güvenlik önlemi. Evet, müzik seslerin uyumuyla anlamlara; şiir ise anlamların uyumuyla müziğe ulaştırmıyor mu bizi? Ama hangi anlamlar? Dünyanın ve yaşamın şu gördüklerimizle, şu duyduklarımızla ve şu söylediklerimizle sınırlı olmadığını, duyularımızın dışında da bir anlamlar evreninin olduğunu hissediyoruz. Ama doğal dilin gücü bu evrene özgü anlamları ifade etmek için yeterli değil. İşte bu anlamlar evrenini, en azından kendi duyularımın sınırları içine çekebilmek için şiir yazıyorum. Boşluğun altını çizmek, onu kareler, yuvarlaklar ya da üçgenler içine alabilmek için... Bu yüzden taşları dinliyorum, bulutları anlamaya çalışıyorum, ateşin kaygısını, gecenin dilini, gölgenin tarihini bilmek istiyorum. Mültecilerin öykülerini, sınır boylarından gelenlerin anlattıklarını aklımda tutuyorum. Böylece, benim için yabanıl olan dünyayı ilk kez kendim biçimlendirmiş oluyorum. Bu çaba beni yeni anlamlara ulaştırırken, sözcüklere ilk kez benim dokunmama, dili ilk kez benim biçimlendirmeme olanak tanıyor, dünya karşısında bir yaban olan beni uygarlaştırıyor. Zaten T.S.Eliot, “Şiir insanlığın uygarlık öncesi düşünme biçimidir” dememiş miydi? “ F.B.- Önceki kitabınız, Gece Tanıklığı’nı da anımsarsak, tanıklık etmeyi seven bir insan olarak, Açılmış Kanat adlı kitabınızda uzun soluklu oluşuyla büyük yer tutan, ”Güz Şarkısı” şiiri için de bir yaşantının tanıklığı denebilir mi? S.B.- Elbette denilebilir ama bunun bir şiirsel tanıklık olduğu unutulmamalı. Yani romanın ya da öykünün yaptığı gibi, bire-bir tanıklık değil. Çünkü roman ne kadar yazarın imgeleminin ürünü olursa olsun, dünyevi bir evren sunar. Romanda, bildiğimiz zaman ve mekan boyutları içerisinde gelişir her şey. Tanıdığımız karakterler ya da bireyler vardır. Oysa şiir, yabanıl ve ilkel bir düzlemden yapılan tanıklıktır. Eliot’ın dediği gibi, insanlığın uygarlık öncesi düşünme biçiminden yapılan bir tanıklıktır. Bu yüzden de şiir, kronolojik anlamdaki zamanın ve insanların kendilerini güvenlik içinde hissetmeleri için oluşturdukları mekanların dışında ve ötesinde bir dil ile ifade eder tanıklığını. Şairin evren karşısındaki sürekli şaşkınlığı, sürekli sorular sorması bu yüzdendir. Şunu söyleyebilirim: Şiirin tanıklığı, herhangi bir yaşantıyı aydınlatmak, herhangi bir duyarlılığı onaylamak, herhangi bir duyguyu etkili biçimde ifade etmek gibi bir tanımlamanın dışındadır. Roman ve öykünün, sık sık sosyolojinin işlevini yerine getirmeye çalıştığı görülmüştür. Özellikle ülkemizdeki gelişen romana bir bakın: Ya gecekondu sorununu, ya köylülerin sorununu, ya kentli bireyin açmazlarını saptamaya çalışır. Bunlar bence romanın olanaklarından yararlanarak yapılmış, az buçuk sosyolojik çalışmalardır. Gerçekte roman ve öykü de şiir gibi, insanlığın uygarlık öncesi düşünme biçiminin modern dile yansımasıdır. Böyle olunca, ne gerçek şiir yaşamın bire-bir tanıklığıdır, ne de gerçek roman. Bu, edebiyatın hiç bir işe yaramadığı anlamına gelmez. Tam tersine, şairlerin ve yazarların, yapıtlarında ürettikleri yeni, farklı etik ya da başka değerler, yapıtlarında ürettikleri “olanak bilgisi”, en az bilimsel bilgi kadar önemlidir. F.B.-Metin Celal “Yeni Türk Şiiri” adlı çalışmasında –anımsadığım kadarıyla- 80 sonrası şiiri değerlendirirken genelde 80 öncesi toplumcu kuşak şairleri için şiiri yeterince bilmedikleri, toplumcu oldukları halde toplumsal eylemlerde görünmediklerini yazmış. Hatta kaynakça bölümünde sizin Yarın dergisinin Kasım 85 sayısında Şiirimizde Olumsuz Gelişmeler adlı yazınız da gösterilmiş. Siz de 80 sonrası öne çıkan ve şiiri bilen şairlerdensiniz. Ancak toplumcu damar daha belirgin şiirlerinizde. Metin Celal’in bu değerlendirmeleri hakkında neler düşünüyorsunuz? S.B.- Her şeyden önce, dikkatinizden dolayı sizi kutlarım. Şiirimizin gelişim sürecini yakından izlediğiniz belli oluyor. Metin Celal’in yaklaşımlarına kısmen katılıyorum, kısmen de katılmıyorum. Şiire görevci bir kimlik yükleyen şairlerin, estetik kaygıyı geri plana ittikleri dönemler olmuştur. Ama zaten şiirimizin modernleşme sürecine baktığımızda, bugün gelinen noktada bile, öyle çok önemli bir poetik birikim sağlamış olduğumuz söylenemez. Eleştirinin yetersiz olması da, bir yerde şiirin bilgisel boyutundaki birikimimizin yetersiz olmasının bir sonucudur. Ama 1940 kuşağı toplumcu şairlerimizin, estetik bilinçlenmelerinin yeterli olmadığı da bir gerçek. O birikimle bile iyi şiirler yazan şairlerimiz olmuştur. Ahmed Arif buna iyi bir örnektir. Bana gelince, Metin Celal’in söz konusu yazısının üstünden yirmi yıl geçmiş. Ben yedinci şiir kitabımı yayımlamışım. Metin Celal’in bugün aynı düşüncede olduğunu sanmıyorum. Ama hiç bir yoksul ve sömürülen ülkede, içinde yaşadığı toplumsal gerçekliğe sırtını dönmüş, yalnızca artistik kaygılarla sanat yaparak kendini var etmiş bir sanatçı hatırlamıyorum. Arjantin’li Borges karşı örnek olarak verilebilir. Ve denebilir ki, “ülkesindeki faşist cuntanın başı olan general Pinochet ile arası iyi olduğu halde, bugün dünyanın önemli yazarları arasındadır.” Oysa unutulmamalı ki, Borges, Arjantin’in gelmiş geçmiş en istisnai Milli Kütüphane Genel Müdürü’dür. Kitap okumaktan gözlerini kaybetmiştir. En şiddetli baskı dönemlerinde, en önemli mücadele yollarından biri, okumaktır! Ülkemizde kitap okuyan bir Milli Kütüphane Genel Müdürü hatırlıyor musunuz? Bugün Türkiye’de şiir, roman ve öykü yazan insanlar bilmeliler ki, 1940’lı yıllarda, Avrupa’da “saf şiir” düşüncesine karşı çıkan görevci şairlerden Eluard, Aragon, Neruda, sanatın varlık nedeninin düş olduğunu öne süren birer sürrealistlerdi. Kapalı (hermetik) şiirin babalarından olan Rene Char, Fransız Direniş Hareketinin önemli savaşçılarındandı. Epik tiyatronun babası Brecht, faşizme karşı savaşan en büyük savaşçılardandı. Öyle uzaklara gitmemize de gerek yok; Türk şiirinde biçimsel ve ideolojik devrim yapmış olan Nazım Hikmet de, çok iyi bildiğimiz gibi, gerçek bir demokrasi savaşçısıdır. Demek, sanatçının aydın olma sorumluluğu ve görevi ile sanatçı sorumluluğu ve görevi asla ters yönlü bir ilişki içinde değil, tersine doğrusal bir ilişki içindedir. F.B.-“elbette taş konuşur /acının yalın diliyle” diyorsunuz, “Şafağın Yolu IV” adlı şiirde. Daha önceki kitaplarınızdaki şiirlerinizde de hep bir duruluk, hep bir yalınlık vardı. Salih Bolat “acının yalın diliyle” bir derinliğin susuşunu anlattı diyebilir miyiz? S.B.- Sürrealizmin sinemadaki en önemli uygulayıcısı olan Luis Bunuel’in bir sözünü hatırlıyorum: “ Saygınlık sessizlikte vardır.” Gerçekten de saygın bir şey yaptığınızı düşünüyorsanız, örneğin şiir gibi, bütün insanlığın iletişim aracı olarak kullandığı dil gibi bir araçla sanat yapıyorsanız, gürültü çıkarmaya hiç gerek yoktur. Üstelik hiç kimse sizi buna zorlamamışken ve gönüllü bir etkinlikte bulunuyorken. Elbette yaşam o kadar yalın değil. Ama her karmaşanın altında korkunç bir yalınlık yatar. Bu yalınlığa ulaştığınız zaman, kendinizi hangi sanat türüyle ifade ederseniz edin, ister heykel ile, ister şiir ya da müzik ile, bütün beğeni düzeyindeki insanlar sizi anlayacaklardır. Yani “iyi” sanat yapıtını herkesin fark edeceği kanısındayım. İşte ben de şiirlerimde, yedi kitaplık şiir serüvenim boyunca, böyle bir yalınlığa ulaşmak için çabaladım. Bunu başarıp başaramadığım, elbette süreç içerisinde değerlendirilecek. Şunu da belirtmeliyim ki, bu “yalınlık” sorunu, bazen farklı yorumlanabiliyor. Örneğin kimi şairler, yalınlığa ulaşmanın bir yolu olan “sözcük ekonomisi” ni, “sözcük cimriliği” düzeyine indirgiyorlar ve yalın şiir yazmak adına, neredeyse birkaç sözcük çevresinde dolaşan ilkel bir şiir yazıyorlar. Oysa, Melih Cevdet Anday’ın da vurguladığı gibi, her şiir bir dil deneyidir. Şiirsel yaşantıdaki, şiirsel anlamdaki yalınlığa, her zaman sözcükten tasarruf ederek varamazsınız. Bazen de sanat yapıtı olan şiirin içeriğinden, anlamlarından, yaşantı boyutundan tasarruf ederek ulaşabilirsiniz. Şiirde yalınlık, derin anlamlar oluşturmanın önemli bir yoludur. Yalınlık, şiir dilini yarattığı çağrışımların derinlere inmesini engelleyen çapaklardan, fazlalıklardan arındırma çabasıdır. Taşlara, ağaç köklerine çarpa çarpa akan sığ akarsuları düşünün, ne büyük gürültü çıkarırlar. Oysa derin bir gölün büyüsü, sizi kendine çeker. F. B.-Neredeyse her kitabınızda kar ile ilgili şiirleriniz yer alıyor. Bu kitabınızda da kar ile ilgili şiirleriniz var. Kar nedir sizin için? S.B.- Evet, “kar” imgesi, başka imgeler gibi, örneğin taş, yağmur, rüzgâr, tren, gece imgeleri gibi, şiirlerimde yaygın olarak yer alıyor. Kimileri bunları “şiirsel imge” olarak adlandırıyorlar. Sorunuzu yanıtlamaya çalışmadan önce, çok önemli gördüğüm bu durumu biraz açmalıyım. “Ham imge” ile “şiirsel imge” aynı şeyler değildir. “Kar” da bir ham imgedir. Çünkü zihnimizde görsel bir karşılığı vardır. Oysa şiirsel imge, ham imgenin müdahale edilmiş, estetize edilmiş biçimidir; bir anlamın görsel tasarımıdır. “kar için gelmiştim, yeriniz yoktu, sustum” dizesindeki “kar” imgesi, artık bir şiirsel imgedir. “Beyaz bir sessizlik halinde yağıyor kar” imgesinde olduğu gibi. Çünkü kar, buradaki dizelerin ürettiği şiirsel yaşantı bağlamında bir imgedir. Bağımsız değildir. Oysa ham imgeler bağımsızdır. İşte, konuya böyle yaklaşırsanız, sanırım kar imgesinin her şiirde yeni bir görünümle karşımıza çıktığını görebilirsiniz. Bunu başarabildiğim ölçüde, elbette...Sorunuza dönersek, kar benim için şiirlerimde kullandığım bir hammaddeden başka bir şey değildir. Ama kar ham imgesinin kullanıldığı her şiirsel imge, özgün bir durum olduğundan, karın kullanıldığı her şiirsel bağlam için ayrı ayrı değerlendirmek gerekir. Eğer her şiirimdeki kar, size aynı karı çağrıştırıyorsa, hiçbir zaman şiir yazamamışım demektir. Bu da, şiir adına kendince bedeller ödemiş biri olarak, benim için korkunç bir durum olur her halde? F.B.-. “adını koymasak da aşktı/ masada aynı boşluğa bakmak” diyorsunuz bir şiirinizde. Peki aşk nedir sizce, şiirsel bir hammadde olarak ya da şiirsel imge olarak? Şöyle sorayım; aşkın şiirsel değeri ve gerçek değeri sizin için nedir? S.B.- Öteden beri en zor yazılan şiirin aşk şiiri olduğu söylenir şairler arasında. Oysa aşkın dili, şiirdir.Aşkın, insanların günlük yaşamlarında yer alan (alması gereken) önemli bir olgu olmasına karşın, yeterince dilsel düzleme taşınmaması, onun yeterince kavramlaştırılmamış olmasını da beraberinde getiriyor. Böyle olunca da, aşk etkinliğinde bulunan bir insan, temelde bir iletişim biçimi olan bu etkinlik içerisinde, dilsel davranışının ne olması gerektiğini bilemiyor. Bu insan eğer görece eğitimli birisiyse, aşkı dilsel düzeye taşımış olan şiir kitaplarına ya da romanlara başvurarak, içinde bulunduğu durumun dilsel karşılığını edebiyatta arayabiliyor. Ama, Edgar Morin’in belirttiği gibi, Devlet Demiryolları memuru , üst düzey bir yönetici ya da bir kamyon şoförü ise, Sabah gazetesinin üçünce sayfasındaki cinayet haberlerinin konusu olma olasılığı yükseliyor. Ne var ki, aşk bir gerçektir, şiir ise bir yanılsama. Ama aşkın öznelerinin gerçek olması, aşkın da gerçek olduğu anlamına gelmeyebilir. Yoksa aşk da mı bir yanılsamadır? Gerçi buradaki “yanılsama” ve “gerçek” sözcüklerini biraz açmam gerekiyor: Aşk ve şiir bağlamındaki gerçeği, toplumsal uzlaşmanın, yasalara bağlanmış verili dünyanın öncesindeki “hakikat” olarak kavrıyorum. Yani yabanıl olan, vahşi olan; bilinen deyimiyle, doğal olan! Demek aşk ve şiir, vahşetin çağrısı...Morin de, “ kültürel ve toplumsal bir gelişmeye bağlı olsa da, aşk toplumsal düzene itaat etmez” diyerek, bizi destekliyor. Bütün bunlar bir kültür sorunu olduğuna göre, Fransızlar bu durumu çok önce keşfetmişler ve gerçek için realite, hakikat için verite sözcüklerini bulmuşlar. Evet, aşk olgusunu toplum dilsel düzeyde açıkça, legal biçimde yaşamadığı için, bu olguyu sanatın, özellikle de şiirin diliyle yaşamaya çalışıyor. Oysa sanatın ve şiirin dili, bir metafordan, eğretilemeden başka bir şey değildir. Eğretileme: Bir varlığa ya da kavrama, asıl adının dışında , benzediği düşünülen başka bir varlığın ya da kavramın adının verilmesiyle yapılan bir söz sanatı. Diğer bir anlatımla, eğretileme, bir sözcüğün, çok belirgin ya da çok belirsiz biçimde yapılan bir karşılaştırma sonunda, alışılmış anlamı dışında kullanılması. Demek aşkın özel bir dili var. Şöyle de diyebiliriz: Şiir, doğal dil üstüne kurulan, anlamsal çok değerliliğe sahip bir üst dil ise, aşk da bir üst dildir. Öyleyse bu dile sahip olmak, bu dili anlamak, bir öz-eğitim gerektiriyor. Anonim olmayan, tikel ve bireysel olan şiir dili, eğer aşkın da diliyse, demek aşk da anonim değildir, bireyseldir, diyebiliriz. F.B.-Artık 2000’li yılları yaşıyoruz. Günümüz şiirleri için sizin “su falı” nızı öğrenebilir miyiz? S.B.- Şiirin çok yazılmasına karşın, dolaşımının, dolayısıyla da şiire olan talebin “piyasa” düzeyinde gerilediği bir gerçek. Son yıllarda, şiir yayıncılığı para getirmediği için, yayınevleri ve kitapçılar tarafından ilgi görmüyor. Şiirin aleyhine olan bu gelişme, şiir yazan insanlarda motivasyon azalmasına neden olduğundan, örneğin 1980 öncesi ve hemen sonrası dönemlerde olduğu gibi, şiiri toplumsal kültürlenme sürecinin ön sıralarında göremiyoruz artık. Onun yerine öykü ve romanın geçtiğini görüyoruz. Bu duruma bakarak, şiirin öldüğünü öne sürenler de var. Eğer şiir kendine özgü söylem biçimi olan bir insani etkinlikse, ölmesi söz konusu olamaz. Bu durumda, şiirin öldüğünü öne sürmek, insanın öldüğünü öne sürmek anlamına gelir. Bu gün bütün dünya edebiyatlarında, şiirin bazı işlevlerini, düzyazı, özellikle kısa öykü de yerine getirebilmektedir. O zaman şiirin anlamının evrildiği bir dönüm noktasında bulunduğumuzu düşünüyorum. 1940’lı yıllarda Roland Barthes, şiir ile düzyazı arasındaki farkın niceliksel değil, niteliksel olduğunu belirtmişti. Bu anlamda, niceliksel bir özellik olan “uyum (ritm)” boyutunun, dile şiirsel özellik kazandıramayacağını vurgulamış ve şiirden çıkarmıştı. Şimdi geldiğimiz noktada, şiir adına bırakınız zihinsel çağrışımlara dayanan metinleri, düpedüz öykü olan metinler yazılıyor. Ben şiiri düzyazıdan ayıran farkın niteliksel olduğunu düşünmekle birlikte, bunun tek başına yetmediğini, “uyum” a yeniden dönülmesi gerektiğini düşünüyorum. Ama uyum sorununun da klasik ölçü, uyak gibi tekniklerle sağlanamayacağını, şiiri düzyazıdan ayırabilecek, niteliğe yönelik yepyeni uyum anlayışı geliştirmek gerektiği düşünüyorum. İşte şiiri düzyazıdan ayıracak bu yeni uyum sorununun, sözcükler düzeyinde değil, anlamlar düzeyinde sağlanması gerektiği kanısındayım ve bu yeni anlayışımı uygulamaya çalışıyorum. Anlamlar düzeyindeki uyumu ise ancak şiirsel imge ile sağlayabiliriz. Anlamın görsel tasarımı demek olan şiirsel imge üzerine yeniden düşünmek, şiirsel imgeyi eskiden olduğu gibi küçümsememek gerekiyor. Çünkü artık şiirsel imge, şiir dilinin vazgeçilmez aracı haline gelmiştir. Bundan sonra, imge ile şiirsel imge üzerine düşünce üretmemiz gerekiyor. Dünyanın en iyi şiirini yazan Rene Char, Adonis, Yives Bonnefoy gibi şairlere bakınız, yepyeni imge anlayışıyla şiir yazdıklarını göreceksiniz. F.B..- Şiirlerde genellikle umutsuzluk var gibi görünse de, böyle bir izlenime neden olan şeyin, umudun alışıldık imge ya da mazmunlarla yansıtılmamasının neden olduğunu düşünüyorum. Yanılıyor muyum? S.B.- Gerçek yaşamda salt anlamda, mutlak anlamda umut yok ki! Umutla umutsuzluk iç içedir. Hem umut dediğimiz şey, bu günden çok soyut bir gelecekle ilgilenenlerin işidir. Soyut bir gelecekle ilgili olarak, projesi olanların işidir. Elbette benim de bireysel anlamda bir gelecek projem var. Hatta yanında yer aldığım kimi toplumsal projeler de var. Ama geleneksel anlamda “umut” kavramı, bence yerini “vizyon” kavramına bırakmıştır. Umut, geleneksel aydınlanmacı anlayışın bir sonucu olarak, sınıfsal çelişkilerin keskinleşmesiyle, bence artık “demode” bir kavramdır. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, Sartre, Camus gibi varoluşçuların sorgulamalarıyla, tarihsel anlamını yitirmiştir. “Barış” kavramı gibi. Bu iki kavram, bence sınıfsal çatışmaları pasifize etmek için üretilmiş ya da zaman içerisinde böyle bir işlev yüklenmiş kavramlardır. Güçlülerin-güçsüzlerin, ezenlerin-ezilenlerin, egemenlerin-tabilerin oluşturduğu toplumsal yapılarda, “umut” ve “barış” kavramları, olsa olsa eşitsizlikten doğan çatışmanın şiddetini azaltmaya hizmet eder. F.B.- “Açılmış Kanat”ta bol bol sorular soran bir şiirsel dille karşılaşıyoruz. Bazı şiirlerde de yanıt aranıyor gibi görünülse de, insanı boşlukta bırakan bir şiirsel yapıyla karşılaşıyoruz. Yani yine sorular... S.B.- Ben şiiri de felsefe gibi varlığı sorgulayan bir söylem biçimi olarak görüyorum. Şiirlerimde soru kipinin yoğun olarak yer alması, sanırım bunun sonucu. Burada, Hilmi Yavuz’un bir saptaması akla gelebilir: Türkiye’de ve bazı ülkelerde, felsefenin şiir ile yapıldığı görüşü. Bu saptamaya büyük ölçüde katılıyorum. Gerçekten de bakınız bir Melih Cevdet Anday, Özdemir Asaf, Sabahattin Kudret Aksal, Asaf Halet Çelebi, Hilmi Yavuz gibi şairler, şiirlerinde büyük ölçüde felsefe yapmışlardır. Hilmi Yavuz’a katılmadığım nokta, şiirimizi bütünüyle felsefenin içinde görmesidir. Örneğin benim şiirim, pür felsefe değildir. Aklın olanaklarından yararlanmakla birlikte, imgesel bir dildir. Tikel olan şiirsel dilin nesnelleşme sürecini kısaltmak için, aklın nesnel özelliğinden yararlanıyorum, hepsi bu. F.B.-Sivas’la ilgili şiirler de var kitabınızda. Anımsatmak acı olacak ama, o gün yanmanın acısını ben de duydum. O ateşin acısı hiç soğumadı. Şiirlerinize baktığımızda sizde de soğumamış... S.B.- Sivas katliamı, Yirminci Yüzyılın insanlık suçlarından biridir. Bu katliam, uluslaşma sıkıntısı çeken ülkemiz için de bir olanaktı bir bakıma. Neydi ulus? İnsan topluluklarının din, dil, ırk, tarih gibi değişkenler konusunda ortak uzlaşımlara, kabüllere varması değil mi? Eğer toplumun topyekün lanetlemesi gereken Sivas katliamı, din ya da başka bir etken gözetilerek, bir kısım insanlar tarafından lanetlenmemişse ya da bu katliamı yapanlarda haklılık payı aranmışsa, bırakınız ulus olmayı, insanlığın barbarlık dönemini aşamamışız demektir. Kendi sanatçılarını, şairlerini yakan bir halk olur mu? Orada yakılan şairler, benim en yakın arkadaşlarımdı. Dolayısıyla ben de orada yakıldım. İnsan yoksa, inancın bir anlamı var mı? İnançlar, insanlar içindir. Hangi inanç olursa olsun, insanları yakmayı haklı görmez, görmemelidir. Sivas katliamı içimde taze bir yaradır ve hiçbir zaman iyileşmeyecek.
Kalıcı Bağlantı Arkadaşına Gönder!
Etiketler : SALİH BOLAT’LA “AÇILMIŞ KANAT” ÜZERİNE SÖYLEŞİ
