NİHAT ATEŞ İLE BEDENSİZ KADINLAR VE ÇÖKÜŞ ROMANLARI ÜZERİNE SÖYL

6/4/2008 · Kategori: Söyleşi

 

 

 

Sevgili Nihat, bir yılda biri [i][1]Çöküş Romanları, diğeri Bedensiz Kadınlar[ii][2] olmak üzere iki kitabın yayınlandı. Sence şiirle roman arasında bir kan bağı var mı?

-         Sevgili Faruk, Çöküş Romanları bir roman eleştiri kitabıydı. Sorundan bir roman olduğu anlamı çıkabileceği için bir uyarı yaparak başlayayım. Eleştiri ile şiir arasında bir kan bağı var mı sorusunu yanıtlamak belki bunun için daha doğru olur. Eleştiri’den bir şiir çıkmaz ama bir şiirden eleştiri çıkabilir. En azından kendim için söyleyeyim: “Eleştirinin bana “sabrı” öğrettiğini söyleyebilirim. Belki de günümüz şairlerinde en az görünen şeylerden biri. Ama şairlere de hak veriyorum. Çünkü şiir sabırsız ve akışkandır. Yayımlanması, bir an önce okur ile buluşması için adeta boğar şairini. Ancak bu sabırsızlık olmamış, bütünlenmemiş birçok şiirle de karşı karşıya bırakıyor okuru. Bütün şairler eleştiri yazsın demiyorum ama en azından hepsinin “nesir” içinde de olması gerektiğini düşünüyorum. Şiir ile roman arasında bir kan bağı var mı sorusuna gelince... Bir romancı değil bir şairim ama bir kan bağının olduğunu ancak dilsel açıdan söyleyebilirim. Şiirin dilsel disiplinine hemen bütün romancılarımızın ihtiyacı var. Son dönem romancıları okuyunca bunu daha iyi anladım.

 

-         Çöküş Romanları’ndan başlarsak; bu kitabın örtülü bir ilgi topladığını sanıyorum. Adı bilinen eleştirmenlerin seslerinin pek duyulmadığı anda seni roman eleştirileri yazmaya iten neydi?

-         Evet, örtülü bir ilgi gördü. Örtülü olması ne hemen bütün romancıların kitabı görmedim bilmiyorum tavrı takınmasının payı var elbet ama onları anlayabiliyorum. Eleştirmenlerin ise görmemezlikten gelmesinde kendi durumlarının payı var. Ama kitap günümüzde yazılan romana “postmodernizmin” etkisini sacayaklarını birer birer gösteren, bunu açığa çıkaran ilk çalışmadır. Bundan sonra biraz ayıkır gibi olup bir tanesi postmodernizimin romanımıza etkilerini yazacağı bir kitabı olduğunu, bu yılbaşında yayınlayacağını ilan etti. Ama henüz kitabı göremedik. Ama kitabımın başarıya ulaştığını söyleyebilirim. Akademik çevrelerde de birçok yazıda referans olduğunu akademisyen arkadaşlarım söylediler.

Beni bu kitabı yazmaya iten ilk neden tabii ki eleştiri anlayaşımdı. Son yirmi yılın  egemen ideolojisinin roman gibi bir sanata yansımaması düşünülemezdi. Hiçbir sanat yapıtının oluştuğu zaman dilimi yani tarihselliği ve toplumsal, düşünsel yapılanmasından soyutlanamayacağını söylüyorsak bu neden roman için geçerli olmasındı. “Reel sosyalizmin” çözülüşünün sadece politik ve siyası bir milat olarak göremezdim. Bu aynı zamanda bir “estetik bir milat” olarak da görülmeliydi. Bunları göstermek istedim.

 

-         Kitabın adı Yalçın Küçük’ün yıllar önce yayınladığı Küfür Romanları’rını çağrıştırıyor. Sanırım bu ad benzeşmesiyle de Edebiyat ve Eleştiri dergisinde kitap övgüyle tanıtılırken bu saptamayla da dikkat çekti. Ana eksende buluşmalar yaşasa da Küfür Romanları’nın olumlu- olumsuz herhangi bir etkisi oldu mu bu kitabın yazılmasında?

-         Kitap yayımlanmadan önce adıyla ilgili konuştuğum birkaç kişi de aynı şeyi söylemişlerdi. Hatta bir kültür sanat dergisinde geçen yılın edebiyat olayları değerlendirilirken bir eleştirmen ikinci bir Yalçın Küçük gibi duran gibi sözler etti. Bunu böyle olacağını biliyordum. Yalçın Küçük’e en küçük bir sempatim yoktur. Ama Küfür Romanları’nın yayınlandığı zaman “Eylülist” romana yaptığı önemli ve ciddi müdehalenin başarısını gözardı edemeyiz. Kitap gerçekten çok önemli bir dönemde çok iyi ve olumlu bir işlev gördü. Bugün bunu daha da iyi anlıyorum. Özellikle Çöküş Romanları yayınlandıktan sonra daha iyi gördüm. Aynı işlevi benim kitabım da gösterirse bunda bir sakınca değil, marksist eleştirinin hanesine yazılacak bir başarı olarak görürüm. Tıpkı Küfür Romanları’nı aynı kategoride gördüğüm gibi. Onun için bir sakınca olduğunu düşünmedim hiçbir zaman. Bütün bu açılardan olumsuz bir etkiden değil olumlu bir etkiden söz edebilirim yalnızca. İyi ki Yalçın Küçük Küfür Romanları’nı yazdı.

 

-         Çöküş Romanları’nda adından da anlaşılacağı gibi,genelde adı çok duyulan yazarlarımızın olumsuz örnekleri üstüne yazılmış. Sonunda Kaan Arslanoğlu,Cemalettin Aykın gibi az da olsa olumlu örnekler üstünde durulmuş. Hakikaten, çok mu kötü romanımızın hali? Olumlu örnekler az mı bu kadar?

-         Üzgünüm ama öyle. Kitaptaki “umut” bölümü de eleştiriler aldı. Neden o romancıları aldın gibi eleştirilerdi bunlar. Karşılık olarak “bana oraya aldığım romancılar dışında tek bir iyi romancı gösterin” dediğimde de herkes sustu.” Çünkü yoktu gerçekten. Umut bölümünü koymamın bir nedeni de “siz marksistler zaten hiçbir şeyi beğenmiyorsunuz”a bir yanıt oluşturması içindi. İşte bakın iyi yazılınca neden beğenmiyelim, beğeniyoruz işte demek için. İkinci bölüme alınan kitaplar için önsözde yazdığım gibi, belki de işin doğası böyle gerektiriyor. İyi sanat egemen olan sanattan her zaman daha azdır ve yazıldıkları dönemin edebiyatını onlar taşırlar. Dönem içinde hakim olan, egemen olanlar değil. Bu hep böyle olmuştur. Ve yaşadığımız dönemde bu kuralın dışında değiliz. Biz içinde yaşadığımız için fark etmiyoruz. Onun bir eleştirmenin en büyük meziyetinin kendi dışa çekmek, tarihsel perspektifi ve gelecek görüşüyle edebiyat ortamına bakması olduğunu düşünüyorum. Örneğin bir eleştirmen elli yıl sonradan bugüne bakıldığında nasıl bir edebiyat görülecek sorusunu hep aklında tutmalı. Ancak o zaman neyin yolunda gitmediğini, neyin iyi ya da kötü olduğunu daha iyi görebilir. Ama burada unutulmaması gereken bir şey daha olmalı. O da eleştirmenin bir gelecek düşünün olması gerektiği. İnsanlık için bir gelecek düşü olmayanın bir sanatçı olamayacağı gibi eleştirmen de olamayacağı açık.

 

-         Çöküş Romanları’nda ilgimi çeken, yazıların sonlarında kısa da olsa dil eleştirileri bulunsa da, ağırlıklı olarak tema boyutunda eleştirilerin bulunmasıydı . Sana göre eleştiri nedir? Ölçütleri nelerdir?

-         Aslında eleştirinin eleştiri nesnesine bütün açılardan yaklaşması gerektiğini savunuyor ve düşünüyorum. Çünkü estetik bütünün bir yanının aksadığında bir başka yanının o eseri kurtardığı görülmemiştir. Kurgusu kötü olan bir romanın dili neden iyi olsun ki? Olmadığını göstermeye çalıştım. Biçim ve içerik dengesi birinin yararına bozulamaz. Et ve tırak örneği. Bizim toplumcu geleneğimizde sıkça görülen bir rahatsızlıktı bu. İyi şeyler anlatıyorum nasıl anlatırsam anlatayım anlayışı. Olmadığını bugün daha iyi görüyoruz. Edebiyat anlatılana biçim verme işidir. Ama biçim vereyim derken özü de boğmamanın yolları iyi bilinmeli. Çöküş Romanları’nda içeriksel bir eleştirinin öne çıkması (ama hiç de çok değil) kitabın sorunsalından kaynaklandığını söyleyebilirim. Eleştiri anlayışım buraya kadar anlattıklarımdan biraz olsun ortaya çıkmıştır sanıyorum. Ama eleştirinin ele aldığı sanat yapıtını eleştirmekten daha fazla görevlerinin olduğunu düşünüyorum. Eleştiri aynı zamandan içinde yaşanan tarihsellik içinde nasıl bir sanat yapıldığının bütünsel bakışını sunmak ve ortaya koymak zorundadır. Bunu yapabilmesi için de bir yerde ele aldığı sanat eserini “amaç” olarak değil “araç” olarak kullanabilir. Eserlerden üzerinden bir bütünselliği, bir tarihsel bakışa ulaşmalıdır. Ahmet Yıldız “Kertenkeleler ve Edebiyat”te eleştirinin bir izahaya sorkma işi olduğunu söylüyordu. Çok haklı. Eleştiri bu izahaya sokma işini ancak eseri araçsallaşıtırarak başarabilir. Onun için eleştiri eleştirdiği nesneyle sınırlı bir şey değil, nesnesinin sunduğu olanaklardan yararlanarak, sonuçlara ve genellemelere varmalıdır. Eleştiri hükmü vermek zorundadır. Bu anlamda yansız, kendi içinde amaçları olan bir eleştiri yoktur.

 

-         Dergilerden izlediklerimiz kadarıyla, adı bilinen eleştirmenlerin eskisi kadar etkili olamadığını görüyoruz. A. Ömer Türkeş gibi yazarların, Ahmet Oktay, Nihat Ateş gibi şairlerin belirginleştiğini görüyoruz.Sahi, eleştirmenlerimize ne oldu? Niye çekildiler bir kenara? Niye etkileri yok eskisi kadar?

-         Eleştirmenlerimize ne oldu? Yanan dönen kendi eleştirmenlerini yetiştirdiğini söyleyebiliriz belki. Eski kuşak eleştirmenlerin  durumu tahlil edece, süzecek çok fazla güçlerinin kalmadığını düşünüyorum. Bir de bunda “yeni gelecek kuşağı” hazırlamamalarının usta çırak ilişkisi yürüyen edebiyat ilişkilerinde ustalıklarına yakışır bir şekilde çekilmeyi bilemediler. Çekilmeleri gerektiğini de çok geç anladılar.

 

-         Bedensiz Kadınlar, dördüncü şiir kitabın. Daha önceki şiir kitaplarınla karşılaştırdığımda bir nehir şiirle karşı karşıyayız. Niçin nehir şiir?

-         Bir “nehir şiir” yazmak falan değildi niyetim. Ayrıca böyle kavramlaştırmalara karşı olduğumu da daha önce yazmıştım. Destan yazılamaz artık. Destan’ın yazılamadığı bir dönemden geçerken bu anlatı biçimini az çok karşılayacak bir biçimden söz edilecekse bunun adı “Nehir Şiir” olmamalı. Bedensiz Kadınlar da ise daha başka bir şey demeye çalıştım. Bir sorunu alaşılagelen şiir söyleyişinin dışında, lirik anlatı biçimini hiç düşünleden, hatta onun üzerine giderek, bir “rahim şiir” yazmayı düşündüm. Bu şiirin dikkat çektiği biçimsel sorunlara başka şairlerinde de dikkatini çekmek gibi bir sorunu da var kitabın. Herkes yazılan şiirden bunaldığını söylüyor ama şairlerimiz bunun için ne yapmak gerektiği konusunda parmaklarını kıpırdatmıyorlar. Kafalarında şiirin olmazsa olmaz koşuları gibi şeyleri yerleştirmişler, bunlar bir önyargı haline gelmiş, böyle bir durum şiir okurunu da şiirden kovmuş. Ortada büyük bir şiirsizlik sorunu yok. Bence ortada “zamanın ruhu” olamayan şairlerin, minör şairin sorunu var. Zaman büyük şairimiz ise küçük kalıyor. Mıy mıy mıy söyleyip, bu söyleyişleriyle insan sorunlarının üzerini gidemiyorlar. Bu söyleyiş, bu biçim sınıfsal söyleyişi dışlıyor. Dediğim gibi bir niteleme gerekecekse Bedensiz Kadınlar için bu nehir şiir değil, bir arkadaşın tanımlamasıyla “rahim şiir” olabilir ancak. Ondan şiirler doğacak bir şiir. Tabii Bedensiz Kadınlar’ın biçemi de içeriği de iyi kavranıp çözümlenebilirse.

 

-         Dergilerde şiirlerinden çok, eleştiri yazılarınla görünüyorsun. Dergilerde şiir yayınlatmamanın nedenini öğrenebilir miyiz?

-         Yılda bir iki şiiri geçmiyor haklısın. Genelde kitap oylumunda çalışıyorum şiirlerimi. Onun için içinden şiir çekip onları yayımlamak pek hoşuma gitmiyor. Bir de benim “kötü şiirlerimi” isteyen pek dergi editörü yok. Bir tek sevgili Ahmet Yıldız benden şiir istiyor. Kendisine de söyledim. Benden yazı değil, şiir isteyen tek editörsün dedim. Epey gülmüştük.

 

-         Herkese soruluyor. Biz de soralım. Şiirinin hangi şairlerle bir akrabalığı var?

-         Şiirlerinden şiirler doğurmuş, bütün devrimci şairlerle kendimi akraba görüyorum. Şiirleri bana rahim olmuş şairler onlar.

 

-         Ülkemizde iki yüze yakın sanat dergisi yayınlanıyor. Dergi sayılarının çok oluşunun edebiyatımıza ne gibi girdi ve çıktıları olabilir?

-         Ne kadan çok yayınlanırsa o kadar iyi. Fazla derginin kime niye zararı olsun? Edebiyatımıza renkler kazandırması açısında, soluklar katması açısından çok önemsiyorum. Özellikle Anadolu dergilerini. Onlar edebiyatçıların Bandırma Vapurları bence. İstanbul, İzmir, Ankara bitti. Egemenlikleri sürse de pratik anlamda bitti. Anadoluya çevirmeliyiz yüzümüzü. Çok büyük katkıları olacaktır. Yukarıda söylediğim gibi biraz kendimizi dışa çekip kuşbakışı baktığımızda bunun önemi daha iyi görülür.

 

-         Teşekkür ederim.

-         Ben teşekkür ederim sevgili Faruk...

 

 



 

[i][1] Çöküş Romanları –Papirüs Yayınları 2003

 

2 Bedensiz Kadınlar- Papirüs Yayınları 2003

 

 

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Kalıcı Bağlantı Arkadaşına Gönder!
Etiketler : NİHAT ATEŞ İLE BENDENSİZ KADINLAR VE ÇÖKÜŞ ROMANLARI ÜZERİNE SÖYLEŞİ

:: Sonraki »