AHMET GÜNBAŞ’LA “ÇAĞLAÇAKIR” BİR SÖYLEŞİ

6/4/2008 · Kategori: Söyleşi

 

 

- Son şiir kitabınız Çağlaçakır adıyla Papirüs Yayınları’ndan çıktı. Şiirinizde halk edebiyatının sesini çağrıştıran çağdaş bir kırsallık var. Bu da şiirinizin zorlanmadan okunmasını, kolay anlaşılmasını sağlıyor. Yaşamın bu kadar karmaşıklaştığı bir zamanda sizi bu söyleme çeken nelerdir?

- ‘Çağdaş bir kırsallık’ mı? Bu sözü sevdim. Doğru. Şiir sözel bir tür. Her ne denli masa başında yazıp çatıyorsak da öncesinde ve sonrasında onu söylüyoruz. Sözcük sözcük, hatta hece hece, harf harf tartıyoruz. Benim şiirimde ‘ezgisellik’ ön plandadır her zaman. İçeriye değil, dışarıya akan bir ses olarak varım. Beslendiğim kaynaklarla doğru orantılı, özellikle halk edebiyatının yalın halidir bu. Ağıtı, sevinci, burukluğu, şaşkınlığı, her şeyi meydanda!.. Ayrıca yalın bir şiire çalışıyorum. Önemli olan karmaşadan yalınlıkla sıyrılmak, dağınıklığı örgütlemek; bakış açısıyla, dil tazeliğiyle bütünsel ürünler sunmak. Ötesi şairaneliktir zaten. Yine de beslendiğim kaynakların çok çeşitli olduğunu söylemeliyim. Duyarlıkça geleneğe bağlanmamak koşuluyla hiçbir olanağı yadsımıyorum.

 

- Kırsallığı çağrıştırmakla birlikte “Ödül/ Top Kesen Amcalar Derneğinden Bildirilmiştir” gibi bazı başlıklara yansıyan muzip bir diliniz var. Bu muziplik umudu da çağrıştırıyor gibi geldi bana. Ne dersiniz?

- Evet, dilim biraz çatallı, yergisellik de şair hali kuşkusuz. Önceki yapıtlarıma bakarsanız, yergisel şiirlerimi ayrı bir bölümde topladığımı görürsünüz. Genelde ise kendiyle dalga geçmeyi huy edinen, ironik göndermeler yapmaktan geri durmayan; bireysel tepkimesi yaşam belirtisine eşit, şiir diliyle aykırılıklar üreten hinoğluhin bir davranış biçimi bu. Bazen başlıklarda uç verir, bazen şiirin içeriğinde. Örneğin Kıyamet şiirinde yoğun bir devlet eleştirisi var. Ben ülkemin cuntayla yönetildiği dönemlerindeki “Asmayalım da besleyelim mi?” diye densizleşen çokyıldızlı öfke sahiplerini top kesen amcalara benzetirim. Ha top kesmiş, ha baş sallandırmış! Ne fark eder?

 

- Kitabınızın “Kıyamet” adlı ilk bölümünde Filistin, Afganistan, tinerci çocuklar, Sivas katliamı ile ilgili şiirleriniz var. Sanatçının çağına tanıklığına belge sayabilir miyiz bu içerikteki şiirlerinizi?

- Sanatçının çağına tanıklığı vakanivüs kuruluğunda gündelik bir tanıklık değildir. Estetik bir düzeyi olmadıktan sonra paldır küldür güncelin içine girmişsin, neye yarar? Şair mademki ‘öteki’yi dert edinen ‘empatik bir yaratık’, dünyada olup bitenlerden kendini uzakta tutabilir mi? Tutamaz elbette. Sokağa çıktığında gördüğü her durum, her ayrıntı duyarlığına takılır. Sözgelimi Pablo Neruda “Gel gör sokaklar kan revan” demişse o kanı, o vahşeti gördüğü için demiştir. Salt şairin görevi göstermek, ayna tutmaktan daha zordur; o duyumsatmakla sorumlu kılar kendini. İnsani derinliğe yeni boyutlar eklemek... Çünkü şiir insanı özgürleştirir, şiirle toplumsal kargaşa, savaş, sömürü gibi kavramlar yan yana duramaz. Ben de böyle bir duyarlığa hizmet ediyorum.

 

- “Yalnızlık Suları” adlı bölümdeki Sitem adlı şiirinizde Ankara’ya da sitem etmişsiniz. Gerçekten bir şehre niye sitem edilir?

- Elbette bireysel tarihimin izleri, iniş-çıkışları da var şiirimde. Her ne denli Cemal Süreya “Ankara Ankara/ Hey iyi kalpli üvey ana” dese de Ankara benim kentim olmadı hiçbir zaman. Onda büyük bir kırılma yaşadım, tutunamadım. Yani üvey ana bile olsa razıydım beni şöyle bir kucağına alsa. Yıllar sonra Sitem şiiriyle verdim veriştirdim, “Ne geçti eline?..” der gibi. Aslına bakarsanız doğrudan bürokrasiye yönelik -üretmeden tüketen- vurdumduymaz bir kimliği var Ankara’nın. Kimilerine göre “Şiirin başkenti”dir o. Ama kesinlikle benim kentim değil. Nedeniyse şu: “Bir gül atsan kalırdım içimin boşluğuna”. Demek ki çok fazla üşümüşüm!

 

- Kitabınızın “Şairler-Şiirler” bölümünde şairlere ithafen yazılmış şiirlerinizde ithaf edilen şiir izleklerinden yola çıkarak mı yazdınız bu şiirleri?

- Kimi şiir izleği, kimi anı, kimi başkaca bir yaklaşım. Toplamında yazmadan edemediğim durumlar... Ölüsüyle dirisiyle küçük bir galeri yarattım. Örneğin Veysel Çolak’a bir aşk acısıyla yaklaştım, Ülkü Tamer’i “Serçe” şiiriyle koşut düşündüm, Orhan Veli’nin avareliğini ve İstanbul sevgisini “Bir dikişte içeceksin İstanbul’u/ Keder meder kalmayacak masada” diye özetlemeye çalıştım, Zafer Ekin Karabay’ın intiharını meydanlardaki öğrenci eylemlerinin kırımıyla çağrıştırdım gibi...

 

- Şiirle birlikte roman, öykü çalışmalarınız da var. Günümüz şairlerinin yaşayan ustalarına baktığımızda -özellikle sizin kuşakta- öykü ve roman yazan şairler çok az. Şiirin pek kuma kabul etmediği söylenir. İkisini bir arada nasıl yürütüyorsunuz?

- Şiirin kuma kabul etmediği önyargıdan ibaret. Genelde şair kimliği taşımalarına karşın roman, öykü, hatta tiyatroyla ilgilenen çok şair var. Alınız Nâzım Hikmet’i, Attilâ İlhan’ı, Oktay Rifat’ı, Melih Cevdet Anday’ı, Ahmet Hamdi Tanpınar’ı, başkalarını... Benimse böyle bir savım yok. Şiir dışındaki türlere yeterli zamanı ayırdığımı söyleyemem. Kuşağım da öyle... Bunu 70’lerdeki devrimci-romantik rüzgâra bağlıyorum. Şiir gibi çocuklardık ve hep öyle kaldık.

 

- Ödüllü şairlerdensiniz. Ülkemizde de en yaygın edebiyat ödülleri şiir alanında veriliyor. Ödüllerin şairlere ne gibi katkıları var? Ödüllerin bu kadar yoğun olmasının olumlu-olumsuz etkileri hakkında neler söylemek istersiniz?

- Bir kişi her şeye karar veremez. Bu anlamda sınanmak önemli bir gereksinim. Düzeyi, ciddiyeti yerinde olduktan sonra ‘ödüllendirme’ önemli bir kurum. Ben madalyonun her iki tarafında bulundum. Seçtim de, seçildim de... Bu konuda birkaç yazı da kaleme aldım. Ne yazık ki ‘gelişigüzel ödüllendirme’ kirliliği de göze çarpıyor. “Verdiysem ben verdim.” mantığına uygun... Rapor, tutanak hak getire!.. ‘Ödül’ kurumuna asıl kimliğini geri vermeli.

 

- Kitap tanıtım yazıları da yazıyorsunuz. Yayımlanan kimi yıllıklarda şiir ortamına olumsuz bakış açıları var. Günümüz şiir ortamı hakkında sizin düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz?

- Ben bardağın dolu yanıyla ilgiliyim. Ama yarım, ama çeyrek... İyimser olmamak için orta yerde bir neden yok. Kesinlikle şiirin dibe vurduğuna inanmıyorum. Var olanı imha eylemine girişirsek işin sonu gelmez. Eleştirmen yokluğunda kolları sıvayan kimi şairlerin poetikaları çerçevesinde değerlendirme yaptıklarını düşünüyorum. Ayrıca şair şairi pek okumuyor. Sığlık mı, tutuculuk mu, ne derseniz deyin. Bu aşıldığında, usta-çırak ilişkisinde yeterli kıvılcım çakıldığında arkası gelecektir. Geliyor da nitekim. Şiirin ayak seslerini duymuyor musunuz? Yıllıklar da akademik bir düzeye oturmalı. Oturmalı ki bakmakla görmek arasındaki fark sağlam temellerle dengelensin.

 

- Dönemeç, Agora, Ünlem gibi dergilerin kurucuları arasındasınız. Tuncer Uçarol’un bir değerlendirmesine göre, ülkemizde 200’e yakın sanat-edebiyat dergisi yayımlanıyor. Anadolu’da bu kadar çok sayıda derginin yayımlanmasının edebiyatımıza getirdikleri/götürdükleri hakkında ne düşünüyorsunuz?

- Evet, sözünü ettiğiniz üç derginin kurucuları arasındayım. Günün birinde başka bir derginin kurucuları arasında yer alabilirim. Eğer söyleyecek yeni bir sözünüz varsa ya da çok farklı bir yerde duruyor da okur kitlesine ulaşamıyorsanız er geç ‘dergi’ amacınızın aracı olacaktır. Aksine “Muhabbet olsun torba dolsun.” diyorsanız, neden-sonuç ilişkisiyle sorgulanmayan dergiler çıkar ortaya. Bunda taşranın suçu yok. Metropollerde de var böyle dergiler. Kim kime dum duma!.. Vitrininde kimi arasan bulursun. Bence dergi salt ‘mutfak’ değil, aynı zamanda bir edebiyat laboratuarı olmalı. Dersine çalışmalı orada herkes. Niceliğin niteliği alt etmesi düşündürücü. Eğer kimi edebiyat öğretmenleri bile elli yıl geriden gelen bir anlayışla kendilerini çağdaş edebiyat için yeterli sayıyorlarsa, bunu kimseye anlatamazsınız. Özellikle şiir için “kalifiye okur” arandığını bilmiyor olmalılar!

- Söyleşi için teşekkür ederim.

- Ben de... Çağlaçakır kal.

 

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Kalıcı Bağlantı Arkadaşına Gönder!
Etiketler : AHMET GÜNBAŞ’LA “ÇAĞLAÇAKIR” BİR SÖYLEŞİ

« Önceki :: Sonraki »