ADNAN GÜL İLE SICAK VESİKA ÜSTÜNE SÖYLEŞİ
6/4/2008 · Kategori: Söyleşi

Sade coğrafya kültürü ve hüviyetimdeki bilgilere dayanarak, kendimi hiçbir yere tam aitmiş biçimiyle izah edemem. Çünkü bu bilgiler matbudur, şiiri konu etmeye yeter mi, bu bile tartışılır. Neden biliyor musun? Başlanılan yerle, (bunu doğum yeri say) bitim arasında, çok doğru bir ilişki var. Bu ara, öylesine yaşanmışlık mantığıyla doldurulmalı ki, iki uç ya da zıt sayılır her nokta, zamanla her zeminde kaynaşma özelliğiyle baş başa kalabilmeyi öğrendikçe, tepki ve çelişkileri şiirleştirebilsin.
Faruk Bal: Sevgili Adnan Gül, dördüncü kitabınız Sıcak Vesika[1], Yom Yayınları’ndan çıktı. Kitabın adından başlayalım isterseniz. Niçin Sıcak Vesika?
Adnan Gül: Vesika özelliği taşıyıp da sıcaklığı, hatta zaman zaman iç dinamiğinde gizli yangını çağrıştırmayan, çok az şey bilirim desem yanlış olmaz. Benim bu temel üzerinde sözüne durduğum şey, insanlığın karmaşık tarihine denk düşen, bence en duru nokta. Bu gücün hayatın içerisindeki kesintisiz yeri, belli olmakla birlikte, yokluklarla, kıtlıklarla daha bir hazin anlaşılabilmekte.
Aziz Agustinus “ekmek sizin öykünüzdür, insanlığın tarihi ekmeğin tarihidir” diyerek uyarısını en geçmiş tarihin uzantılarıyla, zamanı yok edercesine yapmıştır. Bununla da anlaşılmalı ki bu vesikada sözü edilenler, sıcaklığına yeryüzünü kayıtsız şartsız inandırmış, uğruna savaşları başlatmış, kırmış göçürmüş, yeniden kurmuş mutlak yaşanmışlıkları işaret eden kümülatifleri kapsar. Bu kutsal işaret, bir var, bir yokla yetinmeyen, ezeli bir döngünün ürünüdür. Yeryüzündeki bütün hareket kabiliyeti, bu vesikanın doyurucu hürriyetini kullanarak varolmakta. Becerebildiysem, bu gücün sahibine bir parça hak ettiği itibarı vermekti amacım. “Vesika” çağrışımlarıyla, ekmeğin katıksız sıcağı bu isme götürdü beni. Çok da sevildi.
Faruk Bal :Hangi şairlere yakın bulur kendini Adnan Gül? Kimlerden beslenmiştir?
Adnan Gül: Bu kısacık cümleyle başlayan soru, benim çok kolay veremeyeceğim, uzunca bir cevabı kapsayabilir. Peşinen söyleyeyim beğeni sınırlarımın içinde şair çok, ama hiç kimseye yakın durmayı da, oturup düşünmedim. Böyle bir ihtiyaç doğruluğundan da söz edemem. Bu nedenle de “işte aradığım budur” diyebileceğim, bütün isimlerle kısmen de olsa sorunlarım yok değil. Abartı falan sayılmasın dediğim. Üstelik içinde isim barındırmayı gerekli kılan sorular, eskisi kadar masum değil, öyle anlaşılmıyor da. Doğru tespitlerin bile tadı kaçtı, sanki bu davranışlar, referans odaklarını daha bir meşrulaştırmakta. Hep düşünürüm isim yarışında olanlar, kimleri, hangi şiir beğenisi temeline oturtarak bu sorulara karşılık sıralarlar, kayıtsızlığa ya da duygusallığa neden olurum kaygısı yaşanmaz mı? Her şeyin mal anlamında ucuzu anlaşılır, edebiyat ilişkisi içerisinde, en azından bu manada bir pazardan iyice sakınılmalı, ben bir şeyleri kestiremiyor olabilirim de. Yine de bu konu, üzerinde hassasiyetle durulması gereken bir durum.
Yaşadıklarımı, sunulan olanakları, ya da olanaksızlıkları, okuduklarımı, gözlemleyebildiklerimi, bir noktaya kadar özelleştirebilirim.
Garip gelecek ama, mutlak belirtmem gerek, son dönemlerde şiir dışındaki şiirsel metinlerden daha farklı sedalar aldığımı, bu çağrışım zenginliğini kendi sedama dönüştürme çabası içerisinde, daha mutlu olduğumu söylemeliyim. Yaşamı anlamlandıran bütün unsurları tanımasam da, her varlık beni fazlasıyla ilgilendirir. Kim ya da kim’lerden çok, bu yelpazeyi destekleyenlerdir, yoğunlaştığım alan.
Beslenme konusuna gelince, sistematik bir beslenmeden söz etmem doğru olmaz… Böyle bir şansım bugün bile yok. Hele yasaklı dönemlerde, tamamen tek yönlü beslenmeden kaynaklanan, hatta obezliğe varan sorunlar yaşadığımı belirtmem lazım. Eskiden var olan okuma tutkum, açlığım, sağ olsun bir noktadan sonra, olur olmaz okumalara da yöneltti. Bu karmaşa bile, bence çok önemi olan, “seçme yetisi” hakkında, belirli bir aşamaya kılavuz oluşturduğu için anlamlı. Yol gösterici olmayı sağlıklıca başarmış her okuma, çok önemlidir. Seçmek edimi dediğimiz insana has bu değer doğru tanındıkça, okumaların ne oranda zararlı olduğunu, fark edebilmek de, bir başka zenginlikten sayılabilir.
Okumanın sürekli yararlarıyla söze başlayanlar, durup biraz daha düşünmeliler. Şekli ve sınırı olmayan bu davranışın, hangi aşamadan sonra, zarara dönüşebileceğini, hatta buna inanmanın çok da zor olmadığını, böyle bir tespitin varlığının daha sağlıklı düşüncelere yönlendirebileceğini…
Faruk Bal :Kitabınız iki bölümden oluşmuş. Birinci bölümde şiirin söyleyiş şekli eski şiirlerinizden ayrılmış gibi geldi bana. Daha kapalı bir anlatımı olan, daha zor okunan şiirler yer almış ilk bölümde. Şiirlerdeki dipnotlara baktığımızda da sanki bir ‘ekmekler tarihi’ olduğu sanısına kapılıyor insan. Sizi ekmekle buluşturan nedir? Niçin ekmeklerden çıktınız yola?
Adnan Gül: Sorunu tersinden cevaplayım istersen. Şiiri en fazla hak eden değerlerin, şanssızlığı mı diyeyim bu duruma, ayrıntı muamelesinin bahtsız cazibesi mi? Nedense hep böyle ama, sahip olma duygusu, ölümü her noktada meşrulaştırmak gibi garip bir güce sahip… Oysa yakınımızdakiler, bastığımız yer, ideallerimiz, yediklerimiz, bizi hayatla mücadelede tek var kılanlardır. Önemli bir şeylerin karşılıklarıdır bunlar. Ne yazık ki bu değerler, çok mutlak bir karşılığın unsuru gibi algılanmamakta. Bizde böyledir, dost dostu sevmek adına yaralar… Sonra da döner, haklılığı kanıtlarcasına atasına sığınır. Çünkü orası bir başka tescil merkezidir. Neymiş de “tabakçı sevdiği postu yerden yere vururmuş”. Her ne hikmetse, burada göz ardı edilenden hiç söz edilmez. Tasavvufun erdemi daha da müthiş, “ne kadar incindiğine değil, ne kadar incittiğine bak” der. Söylenmemiş ne kalıyor ki geriye. Bu iki örnekte bile, hangi anlayışa yakın durduysak, ona göre biçim aldık demek değil mi? Çünkü kültürel varlıkların, yaratım sürecine, “doğru” girişi, bir tercih sonucudur. İnsan, doğası üzerindeki farklı sınırları ve o sınırların mihenk taşlarını, yaşam felsefesini, kültürel değerlerle belirler. En ala bir yanlışı, geleneksel sınırlar içerisinde kabul görmüş yanıyla öne çıkararak değerlendirirseniz, haklı olduğunuzu, en etkili biçimde izah etmiş sayabilirsiniz. Ancak bu arada konu olanlar, zaman aşımına uğramış, yanlış olma ihtimali güçlenmiş eski bir doğrudan da, söz ettirebilir. Ayırım hassasiyeti dediğimiz şey, bu noktada çok daha gerekli. Özellikle anlayış deformasyonuna uğrayan düşünceleri, karşıtlıklarıyla irdeleyerek, tek tip bakışlarla oluşan sıradan ezber şablonlarını sarsmaya çalışıyorum. Dünyaya açıldığınız nesnenin, ne olup olmadığını, sorguluyorum. Doluluk, boşluk oranıyla parametreler oluşturmadan, üzerinden ufacık dokunuşlarla atlanan “yoğunluk” “tekrar” denen kavramlar şu an neyi ifade eder, tartışmasını yineliyorum. Hayatın gerçek değerlerini ve o değerlerin hak ettiği, yürek atışlarını önemsiyorum. Bu noktada başlayan şiir ve onu var kılan dil, belli bir bilgi temeline dayalı unsurlarla, dayanı ilişkisi oluşturmakta. Dolayısıyla ilk bölümdeki şiirler, aracılığımla kendi dilini, sahip olduğum bilgi temeli üzerinden var edebilmiş şiirleri kapsar. Belirli bir aşamadan sonra bu dile, ekmeğin-emeğin dili bile denebilir. Beni ekmekle, suyla buluşturan, sorguladığım edebiyat yaşamımın yanı sıra, yaptıklarımın ne kadar bana ait olduğu gerçeği ve yüzleşme merakımdır. Edebiyatımızın doluluğu, karşıt bir boşluğun oranından daha fazla değil.“önce bulut sonra suyum” kitabımdaki su kültü oluşturma çabam, bu kitapta da, bilebildiklerim ve yaptıklarımla, hak ettiğince ekmek kültü merakına dönüşür. Arkasından da ömrüm yeterse “hava” da sıra, beni çok ilgilendiriyor.
Faruk Bal :Ben yine ilk bölümden devam edeyim. Benim şaşırdığım şeylerden biri de -ağırlığı ilk bölümde olmak üzere- şiirleriniz değişik şairlerden, özdeyişlerden atasözlerinden alınmış dizelerle başlamış. Ancak şiir okumalarımda rastlamadığım -eksik okumalarımız olmuştur muhakkak. Bunu daha önce kullanan şairler varsa, beni bağışlasın - bir şeye rastladım ilk bölümdeki bazı şiirlerinizde. Örneğin iki yakalı uç noktaları’ (syf:18) şiirinizi ele alalım. ‘köpükten ötesi yar:’, ‘ aşka dik güzelleme:’, ‘ yarım dua:’ gibi bölümlemeler yapılmış ve dize sonlarında iki nokta üst üste işareti kullanılmış. Bu noktalama işaretinin şiirlerde kullanıldığını ilk kez görüyorum ben. Bu konuda neler söylemek istersiniz?
Adnan Gül: Çok dikkatli okursun, senin adına müthiş bir farklılık olmalı bu, teşekkür ederim. Ekmek için söylenmiş ulaşabildiğim sözleri ve şairleri bu kitapta toplamak istedim. İlhan Berk, ekmek için “hakçıdır (halkla düşüp kalkar bir çoğunluk adamı olarak) der. Çok etkilendim bu dizeden.
Kitabın göbek adına, benzeri dizeleri buluşturduğu için, “vefa toplantısı” da denebilir.
“:” işaretine gelince, bir kere noktalama işaretlerini çok seviyorum. Yanlış yerlerde kullandığımı söyleyen dostlarım da var, ben onlara, her şeyin özel yerleri de olmalı diyerek, kitaplarımı imlaya açtığımı söylüyorum. Göz ardı edilen bu işaretler gerçekten çok değerli. Söylemekten imtina ettiklerimi ya da söylemeyi beceremediklerimi, onlara bırakıyorum. Benim yerime içten olarak bir şeyler eklemeleri ya da susma çabaları, müthiş bir destek. Kitaplarımda kullanılmış her öğeyi, Nuh’un, gemisi için tercih ettiği anlayışla, önemsiyorum. Kendisinden yüz çevrilen ne varsa, benim esasımı oluşturmakta. Alfabede, Türkçe başlamayan kelimelerden tutun da, ben onlara “dil azınlığı” diyorum. Ufacık işaretleriyle destek olacağını hatırlatan, diğer sembollere varıncaya kadar, hepsiyle el ele olmak istiyorum.
Başkası kullandı mı, inan ben de bilmiyorum, bir ilk olsun maksadıyla da yapmadım. Olsa ne fark eder ki Faruk…Sadece, tercihli göz ardı edilmişliğin dahi, bir noktadan sonra, vefayla çakışacağına inandığımı hatırlatmaktı maksadım. Yerlerini doğru seçtim umarım, onlar benim bazen tamlanma, bazen eksilme araçlarımdır. Onlarla daha kolay varım…
Faruk Bal :İkinci bölümdeki şiirleriniz birinci bölümdeki şiirlere göre daha kolay okunabilen şiirlerden oluşmuş. Böyle iki farklı tarz şiirler yazmaya niçin gerek duydunuz?
Adnan Gül: Kitapta iki ayrı şiirmiş gibi duran bölümler, benim iradem dahilinde bir gereklilikten kaynaklanmadı. Varolma sürecindeki şiir, esasının gereğine inanarak, içindeki konunun dilini tercih etti demem, daha doğru.
Çok kolay olmasa da, amacım her zaman için, “farklılığın da bir şey demek olduğu” anlamına gelen şiirle buluşabilmek… Bu konudaki çabalarım “önce bulut sonra suyum” la başlar. Hayatın esasını oluşturan öğelerin, bilinçli tekrarlarla yoğunluk oluşturacağına, anlamlı bir başka deneyime kavuşacağına olan inancımın sonucudur bu. Anlaşılır diye tanımladığınız şiir, bir tekrarın tarihi süreç içinde, yeryüzüne, dolayısıyla arayıcısına kazandırdığı yoğunluk avantajıdır. Süzülenlerdir de, denebilir. Tabi ki zaman faktörü de önemli… Çünkü o, olgunluğunu, kültürel birikimini, uygun ortamlara sunmada, daha az kusurludur; esas söylemem gereken belki de buydu. Tabi ki farklılığın heyecanını da dikkate alarak, yapılanların bir şeyleri aşması, çok kolay olmasa da, ayrı bir misyon oluşturur.
Ekmek ve şiirin tarihi, insanı dışında tutan bir zamanı kapsamaz, şiirin tarihi söze, ekmeğin tarihi ise, emeğe dayalı davranışsallığı içerir. Varolma nedenine bağlı olarak, ifade biçimlerinin ayrışması, o kadar doğal ki, keşke ekmeğin diline yaklaşabilsem. Yılmaz Odabaşı ile yazışmalarımızda, kitapla ilgili ekmeğin dilinden söz ettiğimde, bunun kolay olamayacağını, tereddütsüz ve çok net izah etmişti bana. Haklıydı tabi ki… En üst noktada anonimleşen bir dil sözü edilen; bir o kadar da özelleşerek, kurdun kuşun, böceğin, taşın, gölgelerin de dahil olduğu, birikimle, başka manalara bürünen, evrensellik merkezi…
Anladıklarım bu deryanın bana sunulanıyla, ya da ulaşabildiklerim ile, sadece noktacıklarla sınırlı bir şeyleri kapsar.
İkinci bölüm için, yine ekmek sıcaklığında, ancak biraz daha alışılagelmiş şiirlerimden oluştu denebilir. Beğeni denen şiire düşman öğe, her vakit için bencil. Şair bu noktayı iyi okuyup buraya takılmamalı. Alışılmış beğeni anlayışında ısrar varsa, farklılık adına yol açanlar için, fazla tuzağa gerek yok bence. Ancak bu bölümde de, ekmeğin dilini unutturmayan, ya da göz ardı edilmesine izin vermeyen özelliklerin, olduğunu da söylememde sakınca yok.
Faruk Bal : İkinci bölümdeki şiirlerinizde doğu’yu geziş var. Diyarbakırlı olduğunuzu, ancak Adana’da yaşadığınızı biliyoruz. Ömrünüzün ne kadarının doğuda geçtiğini bilmiyoruz. Şiirimizde de doğu kökenli iyi şairlerimiz çıkmıştır. Gençlerden de çıkmaya devam ediyor. Diyarbakırlı olmanız dışında, siz başka nelerde buluşuyorsunuz doğuyla?
Adnan Gül: Yönler, coğrafi disiplinlerin sınırlarıyla farklı bir anlam, felsefi disiplinlerin açılımıyla farklı anlamlara gelir. Coğrafya kültürü ve hüviyetimdeki bilgilere dayanarak, kendimi hiçbir yere tam aitmiş biçimiyle izah edemem. Çünkü bu bilgiler matbudur, şiiri konu etmeye yeter mi, bu bile tartışılır. Neden biliyor musun? Başlanılan yerle, (bunu doğum yeri say) bitim arasında, çok doğru bir ilişki var. Bu ara, öylesine yaşanmışlık mantığıyla doldurulmalı ki, iki uç ya da zıt sayılır her nokta, zamanla her zeminde kaynaşma özelliğiyle baş başa kalmayı öğrendikçe, tepki ve çelişkileri şiirleştirebilsin.
Benim sözünü ettiğim doğu, bu yaklaşımın insani doğusudur, yani coğrafyanın doğusundan öte, ilk özle tanışılan yer… Değerlerini algılamakta zorlanmayan, vicdani ölçüleri en az hasar gören, tüketimle var olmayı düşünmeyen, üzerinden hak hukuk ışığı eksik olmayan, mutlak incinen ama incitmekten de sorumlu olanların doğusudur. Bu gerçeklerin sınırlarını açabilmek, müthiş varlık olmalı… Şiirim, bu değerleri baş öğe olarak kabullenir. Benim gayretim de aynı yönde. Çok garip gelecek ama, hala yoğunlaşmış saflığı önemsiyorum. Bu değeri doğru tanımladıkça, şiiri, sıradan ilişkilerin aracı olmaktan kurtaracak önemde görüyorum. Eğer doğruysa, bu kazanımı, insanın doğduğu yerin sağlaması ne müthiş bir şey …
Abartı değil, neredeyse her noktada insan doğasından uzaklaşan bir yaşam sürdürülmekte. Eğitim, bilim, teknoloji denen bütün araçlar, bu uzaklaşmayı desteklemek uğruna ne yazık ki lüks çabalar içerisinde. İnsan doğası desteklenerek, eğitilmiş bir toplumda yaşadığınızı hissetmemeniz bundan. Sorun burada işte.
İçinde bulunduğunuz noktadan bakarak dahi, bütün yönlerimiz değişmekteyken, ben yine de içindeki cıvanın en azından bu anlamda tartışılmadığı, pusulaya inanmak istiyorum. Keşke insanlığın sadece doğusu bu değerlerle anılıyor olmasaydı…
Faruk Bal :Daha önce başka bir şaire de sordum. Aynı soruyu size de sorayım… Günümüzde kimi şairler, manifestolar yayınlasalar da, etkili bir şiir topluluğu ya da Garip, İkinci Yeni gibi etkili şiir akımları oluşturamıyorlar. Şiirin hayattan gittikçe çekildiğini gözlemliyoruz. Şiir eski etkisini bulabilir mi tekrar, ne dersiniz?
Adnan Gül: Bu nokta hem çok önemli, hem değil… Yine de “oluşmak” dediğimiz şeye inanmak lazım, zor ama en sağlıklı gelişim biçimidir o. Bir şeyin dinamiğindeki gücü yok saymayarak, ya da en azından o güce eşit bir başka güç kullanarak, bir dengeyi sağlamak mümkün. Bu yaklaşım, anlaşılır da. Önemiyle bir şey gelişmiyor ki… “Oluşan” la kimsenin bir derdi yok, “oluşturmak” la başlayan çarpıcı hevesler, güçsüz anlayışları, olması gereken gücün yerine koymaya çalışmakta. Peki böyle müdahalelerle doğrunun işlevsel olması mümkün mü? Oluşumunu tamamlamayan bir taştan, toprak yapılabilir mi? Yapılsa bile, anladığımız canlı mikroorganizmayı, yani toprağın hayatiyetini sağlayan dinamik var edilebilir mi ? Mesele bu işte, bunu algılamak gerçekten çok mu zor? Nedir bu yarına kalmakla başlayan panik hali, acelecilik?
“Garip Hareketi” önemli ama “oluşturulmuş” bir harekettir, ömrünün kısalığı, oluşturuluş nedenine bağlanabilir. “İkinci Yeni” önemi henüz bile tam olarak anlaşılamamış doğru bir “oluşumun” örneğidir. Kök ve dal zenginliğini oluşum gücünden alır. Ömrünün uzunluğu buna bağlıdır. İki hareketi de, ilişkileriyle, zıtlıklarıyla, çok doğru tahlil etmek gerek.
İlginç ve yeri gelen örnek diye vermek istiyorum. Geçenlerde Adana’da yapılan bir söyleşi için Veysel Çolak davet edilmişti. Hem manifestosunun sözcüsü olarak, hem şiirini anlatmak üzere burada olduğunu belirterek sözüne başladı.
Şiirin ve sanatın gücünü başat kılarak, bitirdiği ilk bölümden sonra, manifestosuyla ilgili bölümden de başlıklar halinde kısa değiniler sundu. Sorular kısmında, konuşmasında ısrarla öne çıkardığı şiirin sanatın gücünden yola çıkarak, sorduğum soru şuydu. “bunca güce sahip bir varlığın hayatiyetini sürdürmek için, sizce, en azından şimdilik, bir başka güce gerçekten ihtiyaç var mı, yoksa başka kaygılarla mı yapılıyor bu çalışmalar? Şiir sırf bu yaklaşımdan dolayı da, bir başka kayba uğramıyor mu?
Veysel Çolak’ın verdiği cevap hangi nitelikteydi biliyor musun? “Çok fiyakalı ama boş bir soru”. İşte şiirin hiçbir dokusuyla uyuşmayan, izaha muhtaç bir tespit... Oysa ben o boşlukta, şiirle yer almaktan son derece mutluyum. Takdirlerinize sunulur. Hoşgörüsüz anlayışların içinde kim olursa olsun, oluşum için gerekli vakti, diğer öğeleri, bir kenara bırakın, manifestodan söz edebilir mi?
Behçet Yani’nin “Seza Dergi” için yaptığı söyleşide de demiştim. Şiir ki hayatın en tanınmış tadı, ne yazık ki tuz gibi bir şey, kimsenin kayıtsız kalamayacağı, herkesin kısmen de olsa tadından bir şeyler anladığı bir üst gerçek… Peki kimse bu vazgeçilmez tadı ihtiyacından fazla alır mı? Lojistik amaçlı kullanır mı? Ben bu noktadayım. Tuzun önemi bu anlamda tartışılmıyor, yeri belli ama kimse onu avuç avuç tüketmiyor da. Şiiri rahat bırakılsın, yanlış noktalardan başlatılmaktan da vazgeçilsin, kendi dinamiği, onu hak ettiği yere doğru yol almaya zorlar, o andan itibaren öncelikle sizi, sonrada yaptıklarınızı korkusu alabilir. Şiirin olağan gücü budur ve hayat içindeki yeri de, tuz kullanımı oranındadır. Olağanüstü hallerde şiire yüklenen yük, geçici bir kimlik taşımaktan kaynaklanan, zorunluluklardan doğmuştur. Taşkın suyun esas yatağına, eskisinden daha sakin döndüğünü babam söylerdi … Üstelik, tek şiir okuduğunu da görmedim…
Şiir, hayatla her noktada varlığını tartabilmekte. Şair kendini sorgulamalı önce, yaptığını meta anlayışından hızla kurtarmalı. Şiir, şairine has özel olanakları hiçbir dönemde tanımadı. Şiirin sınırları dışında kalan beklentiler unutulmalı. Bu işi yapanların erdeminden söz edilecekse, ezalı bu tercihin karşılığı olan, halislik ve şahsilik, her zamankinden daha önemsenmeli. Beklentilerimizi, şiir üzerinden gerçekleştirme çabalarından vazgeçelim. Her şeyin kendi doğrusu kendi içindedir. Bize düşense, onu, anlayacak, yorumlayacak kabiliyet ve olgunluğa taşımak, en azından kendimize sadık yaşayabilmeyi öğrenmektir. Esas değişimin kaynağı da, bu merkez olmalı …
Faruk Bal :Söyleşi için teşekkür ederim.
Adnan Gül: Ben teşekkür ederim Faruk, sıkmadım umarım, gecikmişliğimi de bağışla…
Kalıcı Bağlantı Arkadaşına Gönder!
Etiketler : ADNAN GÜL İLE SICAK VESİKA ÜSTÜNE SÖYLEŞİ