MURATHAN ÇARBOĞA İLE YAĞMALANMIŞ HAYAL DOSYASI ÜZERİNE SÖYLEŞİ
6/4/2008 · Kategori: Soylesi
Sevgili Murathan Çarboğa, yayınlanmamış dosya dalında Yağmalanmış Hayal adlı çalışmanızla Cemal Süreya ödülünü aldınız. Sanırım ilk ödüllerinizden biri de Cemal Süreya adına düzenlenen Hatay Şiir Ödülü ikinciliği idi. Şaire neler kazandırır ödüller?
Üstadın uğuru olsa gerek. İstanbul kaynaklı ödüllerim Cemal Süreya isminde kesişiyor. Benim adıma güzel bir tesadüf. Hep eleştirilmiştir ödül kurumu.Doğrudur. Bu alanda ortaya çıkan enflasyon bunu gerektiriyor. Taşrada kendini var etmeye çalışan bir genç şairin ödüllerden başka çıkar yolu var mı? “Ben de varım!” diyebilmek, yalnızlığı, umutsuzluğu kırabilmek adına dosyalar hazırlanır ve “Uzak” şehirlere uçurulur şiirler. İnsan takdir edilmek ve yalnız olmadığını ayrımsamak istiyor. Böyle bir psikoloji ödüllere sürüklemiştir beni, fakat şiirin karşılığı, ödüllere rağmen yalnızlıktan ve mutsuzluktan öteye geçememiştir bende. Plaketinizi alıp dönersiniz küçük dünyanıza ve unutulursunuz.
İlk kitabınızın adı Güne Dönen Rüya idi. Şimdiki dosyanızın adıyla tematik bir zıtlık var gibi geldi bana. Bu konuda neler söylemek istersiniz?
Kırılan bir çocuğun suskunluğu var iki dosyada da. Işığa değer değmez hükmünü yitiren mutlu rüyalar ve bir türlü gerçeğe sığdırılamayan hayal. Gerçeklikle uzlaşamayan aykırı bir çocuğun içe yönelen dünyası. Yağmalanmış Hayal, çocuğun dünyasını alt üst eden bir şehre yönelen tamlama: Adana… Deniz kıyısındaki küçük bir kasabadan, portakal bahçelerinin dingin atmosferinden koparılıp büyük ve ruhsuz bir şehre fırlatılan bir çocuğun bocalayan düşleri… Rüyanın bitimi ve annenin gözlerinden çekilen huzur. “Varoş”a ait olamama sancısı… İki dosyada da aynı çocuk sığınıyor şiire.
Dosyanızda kimi yerli ve yabancı şair adlarına rastlıyoruz. Ama okuma duraklarınızın sadece bunlar olmadığını biliyoruz. Hangi şairlere yakın bulur kendini Murathan Çarboğa?
Okumalarım çok geniş bir yelpazede süregeldi. “Divan Şiiri”nin sonsuz bahçesinde haddimi bilmesini öğrendim. Çevirilerin el verdiği oranda okudum “Dünya Şiiri”ni. “Yeni Türk Edebiyatı”nın belli bir seviyeyi aşmış bütün şairlerini inceledim.”İkinci Yeni”ye daha çok ısındı kanım. Sonra Ahmet Oktay’ı keşfettim. Şiirin son peygamberi edasıyla ahkam kesen birçok ismin arasında yükselen ulaşılmaz bir doruk Ahmet Oktay. Hiçbir şair beni üstad kadar etkilememişir. Kendime yakın buldum, şiirine yakın olmak istediğim tek isim Ahmet Oktay.
Dosya İnkar Metinleri, Huzura Dua , Dağınık , Susulmuş Haikular olmak üzere dört bölümden oluşuyor. İnkar Metinleri’nin ilk şiirinizde Nerval var. İlk kitabınız Güne Dönen Rüya’da da Nerval adlı bir şiiriniz vardı. Nerval ile sizi buluşturanın ne olduğunu öğrenebilir miyiz?
Nerval’in ölüm şekli bile devasa bir şiirdir. Soğuk bir kış akşamı, Paris sokaklarında salınan bir şiir… Sokak lambasına gövdesini iliştiren bir inkar çığlığı…Solgun bir ışık altında parmaklarından dökülen imgeler… Bu manzara çok etkilemiştir beni. Nerval, hayata karşı çıkışın sembolüdür.
Dosyanızın Huzura Dua adlı ikinci bölümünde anneden başlayıp pencereden gökyüzüne açılıyorsunuz. Çocukluğa özlem mi bu bölümdeki şiirler? Ev huzuru mu eşitliyor sizde ki , Huzura Dua adını vermişsiniz bu bölümdeki şiirlere?
Dış dünyaya açılan basamaklardan oluşuyor bu şiirler. Hayata fırlatılan bir çocuğun uzlaşmak zorunda olduğu duraklar. Annede başlayan huzur algısı gökyüzüne açılıyor belirttiğiniz gibi. Huzuru simgeleyen iki tema arasına sığdırılmaya çalışılıyor hayat: “Anne ve Gökyüzü”. Ev, saklanmışlığın, dinginliğin mekanı. Dış dünyaya kapatılan pencereler ve tehlikesiz, kirlenmemiş bir dünya… Sistemin insanı olamamanın ve hayatı çekip çevirememenin sancısıyla dile gelmiş bir kırılma sanırım, çocukluğu geri çağıran ses. Kirlenmişliğin pişmanlığı, yenilginin dinmeyen acısı... Şair, yenilmiş bir insan değil midir günümüz dünyasında?
İnkar Metinleri, Huzura Dua bölümlerinde şiirleriniz genelde uzun dizelerden oluşuyor. Huzura Dua adlı bölümde ise ikiliklerle bitmiş şiirler. Dağınık bölümündeki şiirler ise eski şiirlerinin biçemine benziyor. Şiirlerinizde yeni bir arayışın yansımaları mı bu biçimsel değişiklikler?
Derdi olan bir şiir yazmak istiyorum. Derdi olan ve anlatma dürtüsünü göz ardı etmeyen şiirler. Bu nedenle dosya çalışmaları yapıyorum. Tematik dosyalar hazırlıyorum bu doğrultuda. Hazırladığım dosyaların iç mantığı, farklı biçimlerle cisimleşiyor. Düzyazıya yaklaşan oluşumlar, “Balad”a benzeyen yapılar, “Haiku”lar, “Sone”ler… Betonlaşmış bir şekle bürünmek değil amacım. Her dosya, arayışın ürünü olacak.
Geçen yıl yayınlanmış şiir yıllıklarında şiirin can çekiştiğinden dem vuruluyordu. Günümüz şiiri hakkında neler düşünüyorsunuz?
Bu konuyla ilgili düşüncelerimi Patika dergisindeki bir soruşturmaya yanıt verirken dile getirmiştim geniş bir şekilde. Sanırım elli altıncı sayıdaydı. Dağınık bir manzara var şiirde. Popülist yaklaşımlar, bireysel kaygılar, var olma çabasıyla deneysel alanlara yönelen arayışlar, “Divan Şiirine yamanmaya çalışan poetikalar… Tüketimi, hızı ve unutuşu kutsayan sistemin göz ardı ettiği bir değeri sahiplenmeye çalışan bir azınlığın savruk çırpınışı… Büyük yeteneklerin dışarıda kaldığını düşünüyorum. Yaşanılan gerçekliğin aldatıcı atmosferinde şiirle buluşamayan birçok yetenek var toplumda. Her dönemde iyi şiirler yazılmıştır. Günümüzde de yazılıyor. Sevdasıyla, inadıyla, yeteneğiyle şiire sahip çıkacak isimlere ihtiyacımız var. Hayatının odak noktasına şiiri koyan ve yalnızca onunla anlam bulan, evrene şiirin penceresinden bakan şairler … Bireyin mücadelesine indirgenen bu ortamda, inadım, sevdam ve yeteneğimle ben de varım.
Günümüzde kimi şairler, manifestolar yayınlasalar da, etkili bir şiir topluluğu ya da Garip, İkinci Yeni gibi şiir akımları oluşturamıyorlar. Şiirin hayattan gittikçe çekildiğini gözlemliyoruz. Şiir eski etkisini bulabilir mi tekrar, ne dersiniz?
Biraz önce de belirtmiştim, artık yalnızca birey olarak şiiri sırtlamaya çalışıyor şair. Siyah-beyaz yılların masumiyeti ve heyecanı yok artık. Bir köşeye kıvrılıp radyo oyunları dinleyen, yasaklı şairlerin şiirlerini gizli gizli okuyan, sahafların önünden geçerken günlük kaygıları unutan nesil gerilerde kaldı. İnternet ve cep telefonu diliyle iletişim kuran, medyanın büyüsüyle afallayan gençlere şiiri nasıl sevdiririz ? Bilmiyorum. Bir eğitimci olarak ulaştığım gençlere aşılamaya çalışıyorum şiirin büyüsünü, ama karşımızda öyle güçlü bir rakip var ki. Sistem, dört bir yandan sarmış inceliği. Döviz bürolarının ve borsa değerlerinin önünde tapınan kalabalığa şiir nasıl anlatılır? “Türkiye seninle gurur duyuyor!” şak şakcılarının, katil kahramanların, ahiret parselleyen uyanıkların etkisinden nasıl koparılıp alınır insanlar? Bir birey olarak, bir şair olarak hayat çemberimin içini şiirle dolduruyorum. Bu mütevazı çemberin yörüngesindeki insanlara ulaşmaya çalışıyorum elimden geldiği kadar, ama ne yazık ki boş işlerle uğraşan, aykırı bir insan konumundan bir türlü kurtaramıyorum kendimi. Temenni etmek, güzel ve etkili şiirler yazmak ve mücadeleyi sürdürmekten başka çare yok. Gelişmemiş toplumların göstergesidir yaşanılan manzara. Her alanda yeteneksizlerin ve niteliksizlerin saltanatı sürüyor. Elbet değişecektir bu durum. Şiir her dönemde yaşamaya devam edecek.
Söyleşi için teşekkür ederim.
Ben teşekkür ederim
Kalıcı Bağlantı
Etiketler : MURATHAN ÇARBOĞA İLE YAĞMALANMIŞ HAYAL DOSYASI ÜZERİNE SÖYLEŞİ
ADNAN GÜL İLE SICAK VESİKA ÜSTÜNE SÖYLEŞİ
6/4/2008 · Kategori: Soylesi

Sade coğrafya kültürü ve hüviyetimdeki bilgilere dayanarak, kendimi hiçbir yere tam aitmiş biçimiyle izah edemem. Çünkü bu bilgiler matbudur, şiiri konu etmeye yeter mi, bu bile tartışılır. Neden biliyor musun? Başlanılan yerle, (bunu doğum yeri say) bitim arasında, çok doğru bir ilişki var. Bu ara, öylesine yaşanmışlık mantığıyla doldurulmalı ki, iki uç ya da zıt sayılır her nokta, zamanla her zeminde kaynaşma özelliğiyle baş başa kalabilmeyi öğrendikçe, tepki ve çelişkileri şiirleştirebilsin.
Faruk Bal: Sevgili Adnan Gül, dördüncü kitabınız Sıcak Vesika[1], Yom Yayınları’ndan çıktı. Kitabın adından başlayalım isterseniz. Niçin Sıcak Vesika?
Adnan Gül: Vesika özelliği taşıyıp da sıcaklığı, hatta zaman zaman iç dinamiğinde gizli yangını çağrıştırmayan, çok az şey bilirim desem yanlış olmaz. Benim bu temel üzerinde sözüne durduğum şey, insanlığın karmaşık tarihine denk düşen, bence en duru nokta. Bu gücün hayatın içerisindeki kesintisiz yeri, belli olmakla birlikte, yokluklarla, kıtlıklarla daha bir hazin anlaşılabilmekte.
Aziz Agustinus “ekmek sizin öykünüzdür, insanlığın tarihi ekmeğin tarihidir” diyerek uyarısını en geçmiş tarihin uzantılarıyla, zamanı yok edercesine yapmıştır. Bununla da anlaşılmalı ki bu vesikada sözü edilenler, sıcaklığına yeryüzünü kayıtsız şartsız inandırmış, uğruna savaşları başlatmış, kırmış göçürmüş, yeniden kurmuş mutlak yaşanmışlıkları işaret eden kümülatifleri kapsar. Bu kutsal işaret, bir var, bir yokla yetinmeyen, ezeli bir döngünün ürünüdür. Yeryüzündeki bütün hareket kabiliyeti, bu vesikanın doyurucu hürriyetini kullanarak varolmakta. Becerebildiysem, bu gücün sahibine bir parça hak ettiği itibarı vermekti amacım. “Vesika” çağrışımlarıyla, ekmeğin katıksız sıcağı bu isme götürdü beni. Çok da sevildi.
Faruk Bal :Hangi şairlere yakın bulur kendini Adnan Gül? Kimlerden beslenmiştir?
Adnan Gül: Bu kısacık cümleyle başlayan soru, benim çok kolay veremeyeceğim, uzunca bir cevabı kapsayabilir. Peşinen söyleyeyim beğeni sınırlarımın içinde şair çok, ama hiç kimseye yakın durmayı da, oturup düşünmedim. Böyle bir ihtiyaç doğruluğundan da söz edemem. Bu nedenle de “işte aradığım budur” diyebileceğim, bütün isimlerle kısmen de olsa sorunlarım yok değil. Abartı falan sayılmasın dediğim. Üstelik içinde isim barındırmayı gerekli kılan sorular, eskisi kadar masum değil, öyle anlaşılmıyor da. Doğru tespitlerin bile tadı kaçtı, sanki bu davranışlar, referans odaklarını daha bir meşrulaştırmakta. Hep düşünürüm isim yarışında olanlar, kimleri, hangi şiir beğenisi temeline oturtarak bu sorulara karşılık sıralarlar, kayıtsızlığa ya da duygusallığa neden olurum kaygısı yaşanmaz mı? Her şeyin mal anlamında ucuzu anlaşılır, edebiyat ilişkisi içerisinde, en azından bu manada bir pazardan iyice sakınılmalı, ben bir şeyleri kestiremiyor olabilirim de. Yine de bu konu, üzerinde hassasiyetle durulması gereken bir durum.
Yaşadıklarımı, sunulan olanakları, ya da olanaksızlıkları, okuduklarımı, gözlemleyebildiklerimi, bir noktaya kadar özelleştirebilirim.
Garip gelecek ama, mutlak belirtmem gerek, son dönemlerde şiir dışındaki şiirsel metinlerden daha farklı sedalar aldığımı, bu çağrışım zenginliğini kendi sedama dönüştürme çabası içerisinde, daha mutlu olduğumu söylemeliyim. Yaşamı anlamlandıran bütün unsurları tanımasam da, her varlık beni fazlasıyla ilgilendirir. Kim ya da kim’lerden çok, bu yelpazeyi destekleyenlerdir, yoğunlaştığım alan.
Beslenme konusuna gelince, sistematik bir beslenmeden söz etmem doğru olmaz… Böyle bir şansım bugün bile yok. Hele yasaklı dönemlerde, tamamen tek yönlü beslenmeden kaynaklanan, hatta obezliğe varan sorunlar yaşadığımı belirtmem lazım. Eskiden var olan okuma tutkum, açlığım, sağ olsun bir noktadan sonra, olur olmaz okumalara da yöneltti. Bu karmaşa bile, bence çok önemi olan, “seçme yetisi” hakkında, belirli bir aşamaya kılavuz oluşturduğu için anlamlı. Yol gösterici olmayı sağlıklıca başarmış her okuma, çok önemlidir. Seçmek edimi dediğimiz insana has bu değer doğru tanındıkça, okumaların ne oranda zararlı olduğunu, fark edebilmek de, bir başka zenginlikten sayılabilir.
Okumanın sürekli yararlarıyla söze başlayanlar, durup biraz daha düşünmeliler. Şekli ve sınırı olmayan bu davranışın, hangi aşamadan sonra, zarara dönüşebileceğini, hatta buna inanmanın çok da zor olmadığını, böyle bir tespitin varlığının daha sağlıklı düşüncelere yönlendirebileceğini…
Faruk Bal :Kitabınız iki bölümden oluşmuş. Birinci bölümde şiirin söyleyiş şekli eski şiirlerinizden ayrılmış gibi geldi bana. Daha kapalı bir anlatımı olan, daha zor okunan şiirler yer almış ilk bölümde. Şiirlerdeki dipnotlara baktığımızda da sanki bir ‘ekmekler tarihi’ olduğu sanısına kapılıyor insan. Sizi ekmekle buluşturan nedir? Niçin ekmeklerden çıktınız yola?
Adnan Gül: Sorunu tersinden cevaplayım istersen. Şiiri en fazla hak eden değerlerin, şanssızlığı mı diyeyim bu duruma, ayrıntı muamelesinin bahtsız cazibesi mi? Nedense hep böyle ama, sahip olma duygusu, ölümü her noktada meşrulaştırmak gibi garip bir güce sahip… Oysa yakınımızdakiler, bastığımız yer, ideallerimiz, yediklerimiz, bizi hayatla mücadelede tek var kılanlardır. Önemli bir şeylerin karşılıklarıdır bunlar. Ne yazık ki bu değerler, çok mutlak bir karşılığın unsuru gibi algılanmamakta. Bizde böyledir, dost dostu sevmek adına yaralar… Sonra da döner, haklılığı kanıtlarcasına atasına sığınır. Çünkü orası bir başka tescil merkezidir. Neymiş de “tabakçı sevdiği postu yerden yere vururmuş”. Her ne hikmetse, burada göz ardı edilenden hiç söz edilmez. Tasavvufun erdemi daha da müthiş, “ne kadar incindiğine değil, ne kadar incittiğine bak” der. Söylenmemiş ne kalıyor ki geriye. Bu iki örnekte bile, hangi anlayışa yakın durduysak, ona göre biçim aldık demek değil mi? Çünkü kültürel varlıkların, yaratım sürecine, “doğru” girişi, bir tercih sonucudur. İnsan, doğası üzerindeki farklı sınırları ve o sınırların mihenk taşlarını, yaşam felsefesini, kültürel değerlerle belirler. En ala bir yanlışı, geleneksel sınırlar içerisinde kabul görmüş yanıyla öne çıkararak değerlendirirseniz, haklı olduğunuzu, en etkili biçimde izah etmiş sayabilirsiniz. Ancak bu arada konu olanlar, zaman aşımına uğramış, yanlış olma ihtimali güçlenmiş eski bir doğrudan da, söz ettirebilir. Ayırım hassasiyeti dediğimiz şey, bu noktada çok daha gerekli. Özellikle anlayış deformasyonuna uğrayan düşünceleri, karşıtlıklarıyla irdeleyerek, tek tip bakışlarla oluşan sıradan ezber şablonlarını sarsmaya çalışıyorum. Dünyaya açıldığınız nesnenin, ne olup olmadığını, sorguluyorum. Doluluk, boşluk oranıyla parametreler oluşturmadan, üzerinden ufacık dokunuşlarla atlanan “yoğunluk” “tekrar” denen kavramlar şu an neyi ifade eder, tartışmasını yineliyorum. Hayatın gerçek değerlerini ve o değerlerin hak ettiği, yürek atışlarını önemsiyorum. Bu noktada başlayan şiir ve onu var kılan dil, belli bir bilgi temeline dayalı unsurlarla, dayanı ilişkisi oluşturmakta. Dolayısıyla ilk bölümdeki şiirler, aracılığımla kendi dilini, sahip olduğum bilgi temeli üzerinden var edebilmiş şiirleri kapsar. Belirli bir aşamadan sonra bu dile, ekmeğin-emeğin dili bile denebilir. Beni ekmekle, suyla buluşturan, sorguladığım edebiyat yaşamımın yanı sıra, yaptıklarımın ne kadar bana ait olduğu gerçeği ve yüzleşme merakımdır. Edebiyatımızın doluluğu, karşıt bir boşluğun oranından daha fazla değil.“önce bulut sonra suyum” kitabımdaki su kültü oluşturma çabam, bu kitapta da, bilebildiklerim ve yaptıklarımla, hak ettiğince ekmek kültü merakına dönüşür. Arkasından da ömrüm yeterse “hava” da sıra, beni çok ilgilendiriyor.
Faruk Bal :Ben yine ilk bölümden devam edeyim. Benim şaşırdığım şeylerden biri de -ağırlığı ilk bölümde olmak üzere- şiirleriniz değişik şairlerden, özdeyişlerden atasözlerinden alınmış dizelerle başlamış. Ancak şiir okumalarımda rastlamadığım -eksik okumalarımız olmuştur muhakkak. Bunu daha önce kullanan şairler varsa, beni bağışlasın - bir şeye rastladım ilk bölümdeki bazı şiirlerinizde. Örneğin iki yakalı uç noktaları’ (syf:18) şiirinizi ele alalım. ‘köpükten ötesi yar:’, ‘ aşka dik güzelleme:’, ‘ yarım dua:’ gibi bölümlemeler yapılmış ve dize sonlarında iki nokta üst üste işareti kullanılmış. Bu noktalama işaretinin şiirlerde kullanıldığını ilk kez görüyorum ben. Bu konuda neler söylemek istersiniz?
Adnan Gül: Çok dikkatli okursun, senin adına müthiş bir farklılık olmalı bu, teşekkür ederim. Ekmek için söylenmiş ulaşabildiğim sözleri ve şairleri bu kitapta toplamak istedim. İlhan Berk, ekmek için “hakçıdır (halkla düşüp kalkar bir çoğunluk adamı olarak) der. Çok etkilendim bu dizeden.
Kitabın göbek adına, benzeri dizeleri buluşturduğu için, “vefa toplantısı” da denebilir.
“:” işaretine gelince, bir kere noktalama işaretlerini çok seviyorum. Yanlış yerlerde kullandığımı söyleyen dostlarım da var, ben onlara, her şeyin özel yerleri de olmalı diyerek, kitaplarımı imlaya açtığımı söylüyorum. Göz ardı edilen bu işaretler gerçekten çok değerli. Söylemekten imtina ettiklerimi ya da söylemeyi beceremediklerimi, onlara bırakıyorum. Benim yerime içten olarak bir şeyler eklemeleri ya da susma çabaları, müthiş bir destek. Kitaplarımda kullanılmış her öğeyi, Nuh’un, gemisi için tercih ettiği anlayışla, önemsiyorum. Kendisinden yüz çevrilen ne varsa, benim esasımı oluşturmakta. Alfabede, Türkçe başlamayan kelimelerden tutun da, ben onlara “dil azınlığı” diyorum. Ufacık işaretleriyle destek olacağını hatırlatan, diğer sembollere varıncaya kadar, hepsiyle el ele olmak istiyorum.
Başkası kullandı mı, inan ben de bilmiyorum, bir ilk olsun maksadıyla da yapmadım. Olsa ne fark eder ki Faruk…Sadece, tercihli göz ardı edilmişliğin dahi, bir noktadan sonra, vefayla çakışacağına inandığımı hatırlatmaktı maksadım. Yerlerini doğru seçtim umarım, onlar benim bazen tamlanma, bazen eksilme araçlarımdır. Onlarla daha kolay varım…
Faruk Bal :İkinci bölümdeki şiirleriniz birinci bölümdeki şiirlere göre daha kolay okunabilen şiirlerden oluşmuş. Böyle iki farklı tarz şiirler yazmaya niçin gerek duydunuz?
Adnan Gül: Kitapta iki ayrı şiirmiş gibi duran bölümler, benim iradem dahilinde bir gereklilikten kaynaklanmadı. Varolma sürecindeki şiir, esasının gereğine inanarak, içindeki konunun dilini tercih etti demem, daha doğru.
Çok kolay olmasa da, amacım her zaman için, “farklılığın da bir şey demek olduğu” anlamına gelen şiirle buluşabilmek… Bu konudaki çabalarım “önce bulut sonra suyum” la başlar. Hayatın esasını oluşturan öğelerin, bilinçli tekrarlarla yoğunluk oluşturacağına, anlamlı bir başka deneyime kavuşacağına olan inancımın sonucudur bu. Anlaşılır diye tanımladığınız şiir, bir tekrarın tarihi süreç içinde, yeryüzüne, dolayısıyla arayıcısına kazandırdığı yoğunluk avantajıdır. Süzülenlerdir de, denebilir. Tabi ki zaman faktörü de önemli… Çünkü o, olgunluğunu, kültürel birikimini, uygun ortamlara sunmada, daha az kusurludur; esas söylemem gereken belki de buydu. Tabi ki farklılığın heyecanını da dikkate alarak, yapılanların bir şeyleri aşması, çok kolay olmasa da, ayrı bir misyon oluşturur.
Ekmek ve şiirin tarihi, insanı dışında tutan bir zamanı kapsamaz, şiirin tarihi söze, ekmeğin tarihi ise, emeğe dayalı davranışsallığı içerir. Varolma nedenine bağlı olarak, ifade biçimlerinin ayrışması, o kadar doğal ki, keşke ekmeğin diline yaklaşabilsem. Yılmaz Odabaşı ile yazışmalarımızda, kitapla ilgili ekmeğin dilinden söz ettiğimde, bunun kolay olamayacağını, tereddütsüz ve çok net izah etmişti bana. Haklıydı tabi ki… En üst noktada anonimleşen bir dil sözü edilen; bir o kadar da özelleşerek, kurdun kuşun, böceğin, taşın, gölgelerin de dahil olduğu, birikimle, başka manalara bürünen, evrensellik merkezi…
Anladıklarım bu deryanın bana sunulanıyla, ya da ulaşabildiklerim ile, sadece noktacıklarla sınırlı bir şeyleri kapsar.
İkinci bölüm için, yine ekmek sıcaklığında, ancak biraz daha alışılagelmiş şiirlerimden oluştu denebilir. Beğeni denen şiire düşman öğe, her vakit için bencil. Şair bu noktayı iyi okuyup buraya takılmamalı. Alışılmış beğeni anlayışında ısrar varsa, farklılık adına yol açanlar için, fazla tuzağa gerek yok bence. Ancak bu bölümde de, ekmeğin dilini unutturmayan, ya da göz ardı edilmesine izin vermeyen özelliklerin, olduğunu da söylememde sakınca yok.
Faruk Bal : İkinci bölümdeki şiirlerinizde doğu’yu geziş var. Diyarbakırlı olduğunuzu, ancak Adana’da yaşadığınızı biliyoruz. Ömrünüzün ne kadarının doğuda geçtiğini bilmiyoruz. Şiirimizde de doğu kökenli iyi şairlerimiz çıkmıştır. Gençlerden de çıkmaya devam ediyor. Diyarbakırlı olmanız dışında, siz başka nelerde buluşuyorsunuz doğuyla?
Adnan Gül: Yönler, coğrafi disiplinlerin sınırlarıyla farklı bir anlam, felsefi disiplinlerin açılımıyla farklı anlamlara gelir. Coğrafya kültürü ve hüviyetimdeki bilgilere dayanarak, kendimi hiçbir yere tam aitmiş biçimiyle izah edemem. Çünkü bu bilgiler matbudur, şiiri konu etmeye yeter mi, bu bile tartışılır. Neden biliyor musun? Başlanılan yerle, (bunu doğum yeri say) bitim arasında, çok doğru bir ilişki var. Bu ara, öylesine yaşanmışlık mantığıyla doldurulmalı ki, iki uç ya da zıt sayılır her nokta, zamanla her zeminde kaynaşma özelliğiyle baş başa kalmayı öğrendikçe, tepki ve çelişkileri şiirleştirebilsin.
Benim sözünü ettiğim doğu, bu yaklaşımın insani doğusudur, yani coğrafyanın doğusundan öte, ilk özle tanışılan yer… Değerlerini algılamakta zorlanmayan, vicdani ölçüleri en az hasar gören, tüketimle var olmayı düşünmeyen, üzerinden hak hukuk ışığı eksik olmayan, mutlak incinen ama incitmekten de sorumlu olanların doğusudur. Bu gerçeklerin sınırlarını açabilmek, müthiş varlık olmalı… Şiirim, bu değerleri baş öğe olarak kabullenir. Benim gayretim de aynı yönde. Çok garip gelecek ama, hala yoğunlaşmış saflığı önemsiyorum. Bu değeri doğru tanımladıkça, şiiri, sıradan ilişkilerin aracı olmaktan kurtaracak önemde görüyorum. Eğer doğruysa, bu kazanımı, insanın doğduğu yerin sağlaması ne müthiş bir şey …
Abartı değil, neredeyse her noktada insan doğasından uzaklaşan bir yaşam sürdürülmekte. Eğitim, bilim, teknoloji denen bütün araçlar, bu uzaklaşmayı desteklemek uğruna ne yazık ki lüks çabalar içerisinde. İnsan doğası desteklenerek, eğitilmiş bir toplumda yaşadığınızı hissetmemeniz bundan. Sorun burada işte.
İçinde bulunduğunuz noktadan bakarak dahi, bütün yönlerimiz değişmekteyken, ben yine de içindeki cıvanın en azından bu anlamda tartışılmadığı, pusulaya inanmak istiyorum. Keşke insanlığın sadece doğusu bu değerlerle anılıyor olmasaydı…
Faruk Bal :Daha önce başka bir şaire de sordum. Aynı soruyu size de sorayım… Günümüzde kimi şairler, manifestolar yayınlasalar da, etkili bir şiir topluluğu ya da Garip, İkinci Yeni gibi etkili şiir akımları oluşturamıyorlar. Şiirin hayattan gittikçe çekildiğini gözlemliyoruz. Şiir eski etkisini bulabilir mi tekrar, ne dersiniz?
Adnan Gül: Bu nokta hem çok önemli, hem değil… Yine de “oluşmak” dediğimiz şeye inanmak lazım, zor ama en sağlıklı gelişim biçimidir o. Bir şeyin dinamiğindeki gücü yok saymayarak, ya da en azından o güce eşit bir başka güç kullanarak, bir dengeyi sağlamak mümkün. Bu yaklaşım, anlaşılır da. Önemiyle bir şey gelişmiyor ki… “Oluşan” la kimsenin bir derdi yok, “oluşturmak” la başlayan çarpıcı hevesler, güçsüz anlayışları, olması gereken gücün yerine koymaya çalışmakta. Peki böyle müdahalelerle doğrunun işlevsel olması mümkün mü? Oluşumunu tamamlamayan bir taştan, toprak yapılabilir mi? Yapılsa bile, anladığımız canlı mikroorganizmayı, yani toprağın hayatiyetini sağlayan dinamik var edilebilir mi ? Mesele bu işte, bunu algılamak gerçekten çok mu zor? Nedir bu yarına kalmakla başlayan panik hali, acelecilik?
“Garip Hareketi” önemli ama “oluşturulmuş” bir harekettir, ömrünün kısalığı, oluşturuluş nedenine bağlanabilir. “İkinci Yeni” önemi henüz bile tam olarak anlaşılamamış doğru bir “oluşumun” örneğidir. Kök ve dal zenginliğini oluşum gücünden alır. Ömrünün uzunluğu buna bağlıdır. İki hareketi de, ilişkileriyle, zıtlıklarıyla, çok doğru tahlil etmek gerek.
İlginç ve yeri gelen örnek diye vermek istiyorum. Geçenlerde Adana’da yapılan bir söyleşi için Veysel Çolak davet edilmişti. Hem manifestosunun sözcüsü olarak, hem şiirini anlatmak üzere burada olduğunu belirterek sözüne başladı.
Şiirin ve sanatın gücünü başat kılarak, bitirdiği ilk bölümden sonra, manifestosuyla ilgili bölümden de başlıklar halinde kısa değiniler sundu. Sorular kısmında, konuşmasında ısrarla öne çıkardığı şiirin sanatın gücünden yola çıkarak, sorduğum soru şuydu. “bunca güce sahip bir varlığın hayatiyetini sürdürmek için, sizce, en azından şimdilik, bir başka güce gerçekten ihtiyaç var mı, yoksa başka kaygılarla mı yapılıyor bu çalışmalar? Şiir sırf bu yaklaşımdan dolayı da, bir başka kayba uğramıyor mu?
Veysel Çolak’ın verdiği cevap hangi nitelikteydi biliyor musun? “Çok fiyakalı ama boş bir soru”. İşte şiirin hiçbir dokusuyla uyuşmayan, izaha muhtaç bir tespit... Oysa ben o boşlukta, şiirle yer almaktan son derece mutluyum. Takdirlerinize sunulur. Hoşgörüsüz anlayışların içinde kim olursa olsun, oluşum için gerekli vakti, diğer öğeleri, bir kenara bırakın, manifestodan söz edebilir mi?
Behçet Yani’nin “Seza Dergi” için yaptığı söyleşide de demiştim. Şiir ki hayatın en tanınmış tadı, ne yazık ki tuz gibi bir şey, kimsenin kayıtsız kalamayacağı, herkesin kısmen de olsa tadından bir şeyler anladığı bir üst gerçek… Peki kimse bu vazgeçilmez tadı ihtiyacından fazla alır mı? Lojistik amaçlı kullanır mı? Ben bu noktadayım. Tuzun önemi bu anlamda tartışılmıyor, yeri belli ama kimse onu avuç avuç tüketmiyor da. Şiiri rahat bırakılsın, yanlış noktalardan başlatılmaktan da vazgeçilsin, kendi dinamiği, onu hak ettiği yere doğru yol almaya zorlar, o andan itibaren öncelikle sizi, sonrada yaptıklarınızı korkusu alabilir. Şiirin olağan gücü budur ve hayat içindeki yeri de, tuz kullanımı oranındadır. Olağanüstü hallerde şiire yüklenen yük, geçici bir kimlik taşımaktan kaynaklanan, zorunluluklardan doğmuştur. Taşkın suyun esas yatağına, eskisinden daha sakin döndüğünü babam söylerdi … Üstelik, tek şiir okuduğunu da görmedim…
Şiir, hayatla her noktada varlığını tartabilmekte. Şair kendini sorgulamalı önce, yaptığını meta anlayışından hızla kurtarmalı. Şiir, şairine has özel olanakları hiçbir dönemde tanımadı. Şiirin sınırları dışında kalan beklentiler unutulmalı. Bu işi yapanların erdeminden söz edilecekse, ezalı bu tercihin karşılığı olan, halislik ve şahsilik, her zamankinden daha önemsenmeli. Beklentilerimizi, şiir üzerinden gerçekleştirme çabalarından vazgeçelim. Her şeyin kendi doğrusu kendi içindedir. Bize düşense, onu, anlayacak, yorumlayacak kabiliyet ve olgunluğa taşımak, en azından kendimize sadık yaşayabilmeyi öğrenmektir. Esas değişimin kaynağı da, bu merkez olmalı …
Faruk Bal :Söyleşi için teşekkür ederim.
Adnan Gül: Ben teşekkür ederim Faruk, sıkmadım umarım, gecikmişliğimi de bağışla…
Kalıcı Bağlantı
Etiketler : ADNAN GÜL İLE SICAK VESİKA ÜSTÜNE SÖYLEŞİ
SALİH BOLAT’LA “AÇILMIŞ KANAT” ÜZERİNE SÖYLEŞ
6/4/2008 · Kategori: Soylesi
Faruk Bal- Yeni yayımlanan şiir kitabınız “Açılmış Kanat” ta turistler, mülteciler, piknik ateşleri, çalan telefonlar, işportacılar gibi günlük hayattan bir çok figür ve nesne girmiş şiirlerinize. Hem güncel hayatla ilgilenen, hem de doğaya bu kadar yalın bir sesle bağlı olan Salih Bolat’ın şiirlerini dünden bu güne hangi kaynakların beslediğini anlatabilir misiniz? Salih Bolat- Şiirimi besleyen kaynaklar, gerçekten, yaşamdan başka bir şey değil. Doğal, toplumsal, bireysel, maddi ve manevi boyutlarıyla bütün yaşam. Ama ne kadar beslendim, bilemiyorum, onu şiirlerimde görmek mümkün. Şiirde oluşturduğum sesin, herkesin sesi olmasını nasıl sağlayabileceğim sorunu, her zaman başlıca sorunum oldu. Çünkü şiir dili bir yerde, şairin öznel duyarlılıklarının nesnelleşmesini sağlayan bir dildir. Yok eğer burada, esin kaynaklarımı soruyorsanız, sanırım çocukluğum, bilinçaltım ve düşünsel kişiliğim, bu kaynakların bulunduğu, birbirine komşu üç ülkedir. “Şiirimi besleyen kaynaklar” ile ilgili soruyu biraz daraltarak, “kültürlenme sürecim” ile ilgili sorarsanız, şunları söyleyebilirim: Şiirin kaynağının yaşam olduğunu düşündüğüm için, yaşantı zenginliğinin, şiiri de zenginleştireceği kanısındayım. Bu yüzden de, şairin birçok yaşantıya tanıklık etmesi gerekir. Sinema, roman ve öykü, yolculuklar, resim, müzik, doğa görüntüleri, dağ yürüyüşleri, nesnelere dikkatle bakmak, insanları görmek ve dinlemek ve en önemlisi başka şiirler okumak, yaşantı tanıklıklarının çeşitli yollarıdır. F.B.- Kitabınızın adından yola çıkarsak, Açılmış Kanat bize neleri çağrıştırmalı? S.B.-Açılmış Kanat...Kendini boşluğa bırakmadan önce alınan karar ve olanağın bilgisine ulaşmak için girilen tehlikeli süreçte bir güvenlik önlemi. Evet, müzik seslerin uyumuyla anlamlara; şiir ise anlamların uyumuyla müziğe ulaştırmıyor mu bizi? Ama hangi anlamlar? Dünyanın ve yaşamın şu gördüklerimizle, şu duyduklarımızla ve şu söylediklerimizle sınırlı olmadığını, duyularımızın dışında da bir anlamlar evreninin olduğunu hissediyoruz. Ama doğal dilin gücü bu evrene özgü anlamları ifade etmek için yeterli değil. İşte bu anlamlar evrenini, en azından kendi duyularımın sınırları içine çekebilmek için şiir yazıyorum. Boşluğun altını çizmek, onu kareler, yuvarlaklar ya da üçgenler içine alabilmek için... Bu yüzden taşları dinliyorum, bulutları anlamaya çalışıyorum, ateşin kaygısını, gecenin dilini, gölgenin tarihini bilmek istiyorum. Mültecilerin öykülerini, sınır boylarından gelenlerin anlattıklarını aklımda tutuyorum. Böylece, benim için yabanıl olan dünyayı ilk kez kendim biçimlendirmiş oluyorum. Bu çaba beni yeni anlamlara ulaştırırken, sözcüklere ilk kez benim dokunmama, dili ilk kez benim biçimlendirmeme olanak tanıyor, dünya karşısında bir yaban olan beni uygarlaştırıyor. Zaten T.S.Eliot, “Şiir insanlığın uygarlık öncesi düşünme biçimidir” dememiş miydi? “ F.B.- Önceki kitabınız, Gece Tanıklığı’nı da anımsarsak, tanıklık etmeyi seven bir insan olarak, Açılmış Kanat adlı kitabınızda uzun soluklu oluşuyla büyük yer tutan, ”Güz Şarkısı” şiiri için de bir yaşantının tanıklığı denebilir mi? S.B.- Elbette denilebilir ama bunun bir şiirsel tanıklık olduğu unutulmamalı. Yani romanın ya da öykünün yaptığı gibi, bire-bir tanıklık değil. Çünkü roman ne kadar yazarın imgeleminin ürünü olursa olsun, dünyevi bir evren sunar. Romanda, bildiğimiz zaman ve mekan boyutları içerisinde gelişir her şey. Tanıdığımız karakterler ya da bireyler vardır. Oysa şiir, yabanıl ve ilkel bir düzlemden yapılan tanıklıktır. Eliot’ın dediği gibi, insanlığın uygarlık öncesi düşünme biçiminden yapılan bir tanıklıktır. Bu yüzden de şiir, kronolojik anlamdaki zamanın ve insanların kendilerini güvenlik içinde hissetmeleri için oluşturdukları mekanların dışında ve ötesinde bir dil ile ifade eder tanıklığını. Şairin evren karşısındaki sürekli şaşkınlığı, sürekli sorular sorması bu yüzdendir. Şunu söyleyebilirim: Şiirin tanıklığı, herhangi bir yaşantıyı aydınlatmak, herhangi bir duyarlılığı onaylamak, herhangi bir duyguyu etkili biçimde ifade etmek gibi bir tanımlamanın dışındadır. Roman ve öykünün, sık sık sosyolojinin işlevini yerine getirmeye çalıştığı görülmüştür. Özellikle ülkemizdeki gelişen romana bir bakın: Ya gecekondu sorununu, ya köylülerin sorununu, ya kentli bireyin açmazlarını saptamaya çalışır. Bunlar bence romanın olanaklarından yararlanarak yapılmış, az buçuk sosyolojik çalışmalardır. Gerçekte roman ve öykü de şiir gibi, insanlığın uygarlık öncesi düşünme biçiminin modern dile yansımasıdır. Böyle olunca, ne gerçek şiir yaşamın bire-bir tanıklığıdır, ne de gerçek roman. Bu, edebiyatın hiç bir işe yaramadığı anlamına gelmez. Tam tersine, şairlerin ve yazarların, yapıtlarında ürettikleri yeni, farklı etik ya da başka değerler, yapıtlarında ürettikleri “olanak bilgisi”, en az bilimsel bilgi kadar önemlidir. F.B.-Metin Celal “Yeni Türk Şiiri” adlı çalışmasında –anımsadığım kadarıyla- 80 sonrası şiiri değerlendirirken genelde 80 öncesi toplumcu kuşak şairleri için şiiri yeterince bilmedikleri, toplumcu oldukları halde toplumsal eylemlerde görünmediklerini yazmış. Hatta kaynakça bölümünde sizin Yarın dergisinin Kasım 85 sayısında Şiirimizde Olumsuz Gelişmeler adlı yazınız da gösterilmiş. Siz de 80 sonrası öne çıkan ve şiiri bilen şairlerdensiniz. Ancak toplumcu damar daha belirgin şiirlerinizde. Metin Celal’in bu değerlendirmeleri hakkında neler düşünüyorsunuz? S.B.- Her şeyden önce, dikkatinizden dolayı sizi kutlarım. Şiirimizin gelişim sürecini yakından izlediğiniz belli oluyor. Metin Celal’in yaklaşımlarına kısmen katılıyorum, kısmen de katılmıyorum. Şiire görevci bir kimlik yükleyen şairlerin, estetik kaygıyı geri plana ittikleri dönemler olmuştur. Ama zaten şiirimizin modernleşme sürecine baktığımızda, bugün gelinen noktada bile, öyle çok önemli bir poetik birikim sağlamış olduğumuz söylenemez. Eleştirinin yetersiz olması da, bir yerde şiirin bilgisel boyutundaki birikimimizin yetersiz olmasının bir sonucudur. Ama 1940 kuşağı toplumcu şairlerimizin, estetik bilinçlenmelerinin yeterli olmadığı da bir gerçek. O birikimle bile iyi şiirler yazan şairlerimiz olmuştur. Ahmed Arif buna iyi bir örnektir. Bana gelince, Metin Celal’in söz konusu yazısının üstünden yirmi yıl geçmiş. Ben yedinci şiir kitabımı yayımlamışım. Metin Celal’in bugün aynı düşüncede olduğunu sanmıyorum. Ama hiç bir yoksul ve sömürülen ülkede, içinde yaşadığı toplumsal gerçekliğe sırtını dönmüş, yalnızca artistik kaygılarla sanat yaparak kendini var etmiş bir sanatçı hatırlamıyorum. Arjantin’li Borges karşı örnek olarak verilebilir. Ve denebilir ki, “ülkesindeki faşist cuntanın başı olan general Pinochet ile arası iyi olduğu halde, bugün dünyanın önemli yazarları arasındadır.” Oysa unutulmamalı ki, Borges, Arjantin’in gelmiş geçmiş en istisnai Milli Kütüphane Genel Müdürü’dür. Kitap okumaktan gözlerini kaybetmiştir. En şiddetli baskı dönemlerinde, en önemli mücadele yollarından biri, okumaktır! Ülkemizde kitap okuyan bir Milli Kütüphane Genel Müdürü hatırlıyor musunuz? Bugün Türkiye’de şiir, roman ve öykü yazan insanlar bilmeliler ki, 1940’lı yıllarda, Avrupa’da “saf şiir” düşüncesine karşı çıkan görevci şairlerden Eluard, Aragon, Neruda, sanatın varlık nedeninin düş olduğunu öne süren birer sürrealistlerdi. Kapalı (hermetik) şiirin babalarından olan Rene Char, Fransız Direniş Hareketinin önemli savaşçılarındandı. Epik tiyatronun babası Brecht, faşizme karşı savaşan en büyük savaşçılardandı. Öyle uzaklara gitmemize de gerek yok; Türk şiirinde biçimsel ve ideolojik devrim yapmış olan Nazım Hikmet de, çok iyi bildiğimiz gibi, gerçek bir demokrasi savaşçısıdır. Demek, sanatçının aydın olma sorumluluğu ve görevi ile sanatçı sorumluluğu ve görevi asla ters yönlü bir ilişki içinde değil, tersine doğrusal bir ilişki içindedir. F.B.-“elbette taş konuşur /acının yalın diliyle” diyorsunuz, “Şafağın Yolu IV” adlı şiirde. Daha önceki kitaplarınızdaki şiirlerinizde de hep bir duruluk, hep bir yalınlık vardı. Salih Bolat “acının yalın diliyle” bir derinliğin susuşunu anlattı diyebilir miyiz? S.B.- Sürrealizmin sinemadaki en önemli uygulayıcısı olan Luis Bunuel’in bir sözünü hatırlıyorum: “ Saygınlık sessizlikte vardır.” Gerçekten de saygın bir şey yaptığınızı düşünüyorsanız, örneğin şiir gibi, bütün insanlığın iletişim aracı olarak kullandığı dil gibi bir araçla sanat yapıyorsanız, gürültü çıkarmaya hiç gerek yoktur. Üstelik hiç kimse sizi buna zorlamamışken ve gönüllü bir etkinlikte bulunuyorken. Elbette yaşam o kadar yalın değil. Ama her karmaşanın altında korkunç bir yalınlık yatar. Bu yalınlığa ulaştığınız zaman, kendinizi hangi sanat türüyle ifade ederseniz edin, ister heykel ile, ister şiir ya da müzik ile, bütün beğeni düzeyindeki insanlar sizi anlayacaklardır. Yani “iyi” sanat yapıtını herkesin fark edeceği kanısındayım. İşte ben de şiirlerimde, yedi kitaplık şiir serüvenim boyunca, böyle bir yalınlığa ulaşmak için çabaladım. Bunu başarıp başaramadığım, elbette süreç içerisinde değerlendirilecek. Şunu da belirtmeliyim ki, bu “yalınlık” sorunu, bazen farklı yorumlanabiliyor. Örneğin kimi şairler, yalınlığa ulaşmanın bir yolu olan “sözcük ekonomisi” ni, “sözcük cimriliği” düzeyine indirgiyorlar ve yalın şiir yazmak adına, neredeyse birkaç sözcük çevresinde dolaşan ilkel bir şiir yazıyorlar. Oysa, Melih Cevdet Anday’ın da vurguladığı gibi, her şiir bir dil deneyidir. Şiirsel yaşantıdaki, şiirsel anlamdaki yalınlığa, her zaman sözcükten tasarruf ederek varamazsınız. Bazen de sanat yapıtı olan şiirin içeriğinden, anlamlarından, yaşantı boyutundan tasarruf ederek ulaşabilirsiniz. Şiirde yalınlık, derin anlamlar oluşturmanın önemli bir yoludur. Yalınlık, şiir dilini yarattığı çağrışımların derinlere inmesini engelleyen çapaklardan, fazlalıklardan arındırma çabasıdır. Taşlara, ağaç köklerine çarpa çarpa akan sığ akarsuları düşünün, ne büyük gürültü çıkarırlar. Oysa derin bir gölün büyüsü, sizi kendine çeker. F. B.-Neredeyse her kitabınızda kar ile ilgili şiirleriniz yer alıyor. Bu kitabınızda da kar ile ilgili şiirleriniz var. Kar nedir sizin için? S.B.- Evet, “kar” imgesi, başka imgeler gibi, örneğin taş, yağmur, rüzgâr, tren, gece imgeleri gibi, şiirlerimde yaygın olarak yer alıyor. Kimileri bunları “şiirsel imge” olarak adlandırıyorlar. Sorunuzu yanıtlamaya çalışmadan önce, çok önemli gördüğüm bu durumu biraz açmalıyım. “Ham imge” ile “şiirsel imge” aynı şeyler değildir. “Kar” da bir ham imgedir. Çünkü zihnimizde görsel bir karşılığı vardır. Oysa şiirsel imge, ham imgenin müdahale edilmiş, estetize edilmiş biçimidir; bir anlamın görsel tasarımıdır. “kar için gelmiştim, yeriniz yoktu, sustum” dizesindeki “kar” imgesi, artık bir şiirsel imgedir. “Beyaz bir sessizlik halinde yağıyor kar” imgesinde olduğu gibi. Çünkü kar, buradaki dizelerin ürettiği şiirsel yaşantı bağlamında bir imgedir. Bağımsız değildir. Oysa ham imgeler bağımsızdır. İşte, konuya böyle yaklaşırsanız, sanırım kar imgesinin her şiirde yeni bir görünümle karşımıza çıktığını görebilirsiniz. Bunu başarabildiğim ölçüde, elbette...Sorunuza dönersek, kar benim için şiirlerimde kullandığım bir hammaddeden başka bir şey değildir. Ama kar ham imgesinin kullanıldığı her şiirsel imge, özgün bir durum olduğundan, karın kullanıldığı her şiirsel bağlam için ayrı ayrı değerlendirmek gerekir. Eğer her şiirimdeki kar, size aynı karı çağrıştırıyorsa, hiçbir zaman şiir yazamamışım demektir. Bu da, şiir adına kendince bedeller ödemiş biri olarak, benim için korkunç bir durum olur her halde? F.B.-. “adını koymasak da aşktı/ masada aynı boşluğa bakmak” diyorsunuz bir şiirinizde. Peki aşk nedir sizce, şiirsel bir hammadde olarak ya da şiirsel imge olarak? Şöyle sorayım; aşkın şiirsel değeri ve gerçek değeri sizin için nedir? S.B.- Öteden beri en zor yazılan şiirin aşk şiiri olduğu söylenir şairler arasında. Oysa aşkın dili, şiirdir.Aşkın, insanların günlük yaşamlarında yer alan (alması gereken) önemli bir olgu olmasına karşın, yeterince dilsel düzleme taşınmaması, onun yeterince kavramlaştırılmamış olmasını da beraberinde getiriyor. Böyle olunca da, aşk etkinliğinde bulunan bir insan, temelde bir iletişim biçimi olan bu etkinlik içerisinde, dilsel davranışının ne olması gerektiğini bilemiyor. Bu insan eğer görece eğitimli birisiyse, aşkı dilsel düzeye taşımış olan şiir kitaplarına ya da romanlara başvurarak, içinde bulunduğu durumun dilsel karşılığını edebiyatta arayabiliyor. Ama, Edgar Morin’in belirttiği gibi, Devlet Demiryolları memuru , üst düzey bir yönetici ya da bir kamyon şoförü ise, Sabah gazetesinin üçünce sayfasındaki cinayet haberlerinin konusu olma olasılığı yükseliyor. Ne var ki, aşk bir gerçektir, şiir ise bir yanılsama. Ama aşkın öznelerinin gerçek olması, aşkın da gerçek olduğu anlamına gelmeyebilir. Yoksa aşk da mı bir yanılsamadır? Gerçi buradaki “yanılsama” ve “gerçek” sözcüklerini biraz açmam gerekiyor: Aşk ve şiir bağlamındaki gerçeği, toplumsal uzlaşmanın, yasalara bağlanmış verili dünyanın öncesindeki “hakikat” olarak kavrıyorum. Yani yabanıl olan, vahşi olan; bilinen deyimiyle, doğal olan! Demek aşk ve şiir, vahşetin çağrısı...Morin de, “ kültürel ve toplumsal bir gelişmeye bağlı olsa da, aşk toplumsal düzene itaat etmez” diyerek, bizi destekliyor. Bütün bunlar bir kültür sorunu olduğuna göre, Fransızlar bu durumu çok önce keşfetmişler ve gerçek için realite, hakikat için verite sözcüklerini bulmuşlar. Evet, aşk olgusunu toplum dilsel düzeyde açıkça, legal biçimde yaşamadığı için, bu olguyu sanatın, özellikle de şiirin diliyle yaşamaya çalışıyor. Oysa sanatın ve şiirin dili, bir metafordan, eğretilemeden başka bir şey değildir. Eğretileme: Bir varlığa ya da kavrama, asıl adının dışında , benzediği düşünülen başka bir varlığın ya da kavramın adının verilmesiyle yapılan bir söz sanatı. Diğer bir anlatımla, eğretileme, bir sözcüğün, çok belirgin ya da çok belirsiz biçimde yapılan bir karşılaştırma sonunda, alışılmış anlamı dışında kullanılması. Demek aşkın özel bir dili var. Şöyle de diyebiliriz: Şiir, doğal dil üstüne kurulan, anlamsal çok değerliliğe sahip bir üst dil ise, aşk da bir üst dildir. Öyleyse bu dile sahip olmak, bu dili anlamak, bir öz-eğitim gerektiriyor. Anonim olmayan, tikel ve bireysel olan şiir dili, eğer aşkın da diliyse, demek aşk da anonim değildir, bireyseldir, diyebiliriz. F.B.-Artık 2000’li yılları yaşıyoruz. Günümüz şiirleri için sizin “su falı” nızı öğrenebilir miyiz? S.B.- Şiirin çok yazılmasına karşın, dolaşımının, dolayısıyla da şiire olan talebin “piyasa” düzeyinde gerilediği bir gerçek. Son yıllarda, şiir yayıncılığı para getirmediği için, yayınevleri ve kitapçılar tarafından ilgi görmüyor. Şiirin aleyhine olan bu gelişme, şiir yazan insanlarda motivasyon azalmasına neden olduğundan, örneğin 1980 öncesi ve hemen sonrası dönemlerde olduğu gibi, şiiri toplumsal kültürlenme sürecinin ön sıralarında göremiyoruz artık. Onun yerine öykü ve romanın geçtiğini görüyoruz. Bu duruma bakarak, şiirin öldüğünü öne sürenler de var. Eğer şiir kendine özgü söylem biçimi olan bir insani etkinlikse, ölmesi söz konusu olamaz. Bu durumda, şiirin öldüğünü öne sürmek, insanın öldüğünü öne sürmek anlamına gelir. Bu gün bütün dünya edebiyatlarında, şiirin bazı işlevlerini, düzyazı, özellikle kısa öykü de yerine getirebilmektedir. O zaman şiirin anlamının evrildiği bir dönüm noktasında bulunduğumuzu düşünüyorum. 1940’lı yıllarda Roland Barthes, şiir ile düzyazı arasındaki farkın niceliksel değil, niteliksel olduğunu belirtmişti. Bu anlamda, niceliksel bir özellik olan “uyum (ritm)” boyutunun, dile şiirsel özellik kazandıramayacağını vurgulamış ve şiirden çıkarmıştı. Şimdi geldiğimiz noktada, şiir adına bırakınız zihinsel çağrışımlara dayanan metinleri, düpedüz öykü olan metinler yazılıyor. Ben şiiri düzyazıdan ayıran farkın niteliksel olduğunu düşünmekle birlikte, bunun tek başına yetmediğini, “uyum” a yeniden dönülmesi gerektiğini düşünüyorum. Ama uyum sorununun da klasik ölçü, uyak gibi tekniklerle sağlanamayacağını, şiiri düzyazıdan ayırabilecek, niteliğe yönelik yepyeni uyum anlayışı geliştirmek gerektiği düşünüyorum. İşte şiiri düzyazıdan ayıracak bu yeni uyum sorununun, sözcükler düzeyinde değil, anlamlar düzeyinde sağlanması gerektiği kanısındayım ve bu yeni anlayışımı uygulamaya çalışıyorum. Anlamlar düzeyindeki uyumu ise ancak şiirsel imge ile sağlayabiliriz. Anlamın görsel tasarımı demek olan şiirsel imge üzerine yeniden düşünmek, şiirsel imgeyi eskiden olduğu gibi küçümsememek gerekiyor. Çünkü artık şiirsel imge, şiir dilinin vazgeçilmez aracı haline gelmiştir. Bundan sonra, imge ile şiirsel imge üzerine düşünce üretmemiz gerekiyor. Dünyanın en iyi şiirini yazan Rene Char, Adonis, Yives Bonnefoy gibi şairlere bakınız, yepyeni imge anlayışıyla şiir yazdıklarını göreceksiniz. F.B..- Şiirlerde genellikle umutsuzluk var gibi görünse de, böyle bir izlenime neden olan şeyin, umudun alışıldık imge ya da mazmunlarla yansıtılmamasının neden olduğunu düşünüyorum. Yanılıyor muyum? S.B.- Gerçek yaşamda salt anlamda, mutlak anlamda umut yok ki! Umutla umutsuzluk iç içedir. Hem umut dediğimiz şey, bu günden çok soyut bir gelecekle ilgilenenlerin işidir. Soyut bir gelecekle ilgili olarak, projesi olanların işidir. Elbette benim de bireysel anlamda bir gelecek projem var. Hatta yanında yer aldığım kimi toplumsal projeler de var. Ama geleneksel anlamda “umut” kavramı, bence yerini “vizyon” kavramına bırakmıştır. Umut, geleneksel aydınlanmacı anlayışın bir sonucu olarak, sınıfsal çelişkilerin keskinleşmesiyle, bence artık “demode” bir kavramdır. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, Sartre, Camus gibi varoluşçuların sorgulamalarıyla, tarihsel anlamını yitirmiştir. “Barış” kavramı gibi. Bu iki kavram, bence sınıfsal çatışmaları pasifize etmek için üretilmiş ya da zaman içerisinde böyle bir işlev yüklenmiş kavramlardır. Güçlülerin-güçsüzlerin, ezenlerin-ezilenlerin, egemenlerin-tabilerin oluşturduğu toplumsal yapılarda, “umut” ve “barış” kavramları, olsa olsa eşitsizlikten doğan çatışmanın şiddetini azaltmaya hizmet eder. F.B.- “Açılmış Kanat”ta bol bol sorular soran bir şiirsel dille karşılaşıyoruz. Bazı şiirlerde de yanıt aranıyor gibi görünülse de, insanı boşlukta bırakan bir şiirsel yapıyla karşılaşıyoruz. Yani yine sorular... S.B.- Ben şiiri de felsefe gibi varlığı sorgulayan bir söylem biçimi olarak görüyorum. Şiirlerimde soru kipinin yoğun olarak yer alması, sanırım bunun sonucu. Burada, Hilmi Yavuz’un bir saptaması akla gelebilir: Türkiye’de ve bazı ülkelerde, felsefenin şiir ile yapıldığı görüşü. Bu saptamaya büyük ölçüde katılıyorum. Gerçekten de bakınız bir Melih Cevdet Anday, Özdemir Asaf, Sabahattin Kudret Aksal, Asaf Halet Çelebi, Hilmi Yavuz gibi şairler, şiirlerinde büyük ölçüde felsefe yapmışlardır. Hilmi Yavuz’a katılmadığım nokta, şiirimizi bütünüyle felsefenin içinde görmesidir. Örneğin benim şiirim, pür felsefe değildir. Aklın olanaklarından yararlanmakla birlikte, imgesel bir dildir. Tikel olan şiirsel dilin nesnelleşme sürecini kısaltmak için, aklın nesnel özelliğinden yararlanıyorum, hepsi bu. F.B.-Sivas’la ilgili şiirler de var kitabınızda. Anımsatmak acı olacak ama, o gün yanmanın acısını ben de duydum. O ateşin acısı hiç soğumadı. Şiirlerinize baktığımızda sizde de soğumamış... S.B.- Sivas katliamı, Yirminci Yüzyılın insanlık suçlarından biridir. Bu katliam, uluslaşma sıkıntısı çeken ülkemiz için de bir olanaktı bir bakıma. Neydi ulus? İnsan topluluklarının din, dil, ırk, tarih gibi değişkenler konusunda ortak uzlaşımlara, kabüllere varması değil mi? Eğer toplumun topyekün lanetlemesi gereken Sivas katliamı, din ya da başka bir etken gözetilerek, bir kısım insanlar tarafından lanetlenmemişse ya da bu katliamı yapanlarda haklılık payı aranmışsa, bırakınız ulus olmayı, insanlığın barbarlık dönemini aşamamışız demektir. Kendi sanatçılarını, şairlerini yakan bir halk olur mu? Orada yakılan şairler, benim en yakın arkadaşlarımdı. Dolayısıyla ben de orada yakıldım. İnsan yoksa, inancın bir anlamı var mı? İnançlar, insanlar içindir. Hangi inanç olursa olsun, insanları yakmayı haklı görmez, görmemelidir. Sivas katliamı içimde taze bir yaradır ve hiçbir zaman iyileşmeyecek.
Kalıcı Bağlantı
Etiketler : SALİH BOLAT’LA “AÇILMIŞ KANAT” ÜZERİNE SÖYLEŞİ
AHMET GÜNBAŞ’LA “ÇAĞLAÇAKIR” BİR SÖYLEŞİ
6/4/2008 · Kategori: Soylesi
- Son şiir kitabınız Çağlaçakır adıyla Papirüs Yayınları’ndan çıktı. Şiirinizde halk edebiyatının sesini çağrıştıran çağdaş bir kırsallık var. Bu da şiirinizin zorlanmadan okunmasını, kolay anlaşılmasını sağlıyor. Yaşamın bu kadar karmaşıklaştığı bir zamanda sizi bu söyleme çeken nelerdir?
- ‘Çağdaş bir kırsallık’ mı? Bu sözü sevdim. Doğru. Şiir sözel bir tür. Her ne denli masa başında yazıp çatıyorsak da öncesinde ve sonrasında onu söylüyoruz. Sözcük sözcük, hatta hece hece, harf harf tartıyoruz. Benim şiirimde ‘ezgisellik’ ön plandadır her zaman. İçeriye değil, dışarıya akan bir ses olarak varım. Beslendiğim kaynaklarla doğru orantılı, özellikle halk edebiyatının yalın halidir bu. Ağıtı, sevinci, burukluğu, şaşkınlığı, her şeyi meydanda!.. Ayrıca yalın bir şiire çalışıyorum. Önemli olan karmaşadan yalınlıkla sıyrılmak, dağınıklığı örgütlemek; bakış açısıyla, dil tazeliğiyle bütünsel ürünler sunmak. Ötesi şairaneliktir zaten. Yine de beslendiğim kaynakların çok çeşitli olduğunu söylemeliyim. Duyarlıkça geleneğe bağlanmamak koşuluyla hiçbir olanağı yadsımıyorum.
- Kırsallığı çağrıştırmakla birlikte “Ödül/ Top Kesen Amcalar Derneğinden Bildirilmiştir” gibi bazı başlıklara yansıyan muzip bir diliniz var. Bu muziplik umudu da çağrıştırıyor gibi geldi bana. Ne dersiniz?
- Evet, dilim biraz çatallı, yergisellik de şair hali kuşkusuz. Önceki yapıtlarıma bakarsanız, yergisel şiirlerimi ayrı bir bölümde topladığımı görürsünüz. Genelde ise kendiyle dalga geçmeyi huy edinen, ironik göndermeler yapmaktan geri durmayan; bireysel tepkimesi yaşam belirtisine eşit, şiir diliyle aykırılıklar üreten hinoğluhin bir davranış biçimi bu. Bazen başlıklarda uç verir, bazen şiirin içeriğinde. Örneğin Kıyamet şiirinde yoğun bir devlet eleştirisi var. Ben ülkemin cuntayla yönetildiği dönemlerindeki “Asmayalım da besleyelim mi?” diye densizleşen çokyıldızlı öfke sahiplerini top kesen amcalara benzetirim. Ha top kesmiş, ha baş sallandırmış! Ne fark eder?
- Kitabınızın “Kıyamet” adlı ilk bölümünde Filistin, Afganistan, tinerci çocuklar, Sivas katliamı ile ilgili şiirleriniz var. Sanatçının çağına tanıklığına belge sayabilir miyiz bu içerikteki şiirlerinizi?
- Sanatçının çağına tanıklığı vakanivüs kuruluğunda gündelik bir tanıklık değildir. Estetik bir düzeyi olmadıktan sonra paldır küldür güncelin içine girmişsin, neye yarar? Şair mademki ‘öteki’yi dert edinen ‘empatik bir yaratık’, dünyada olup bitenlerden kendini uzakta tutabilir mi? Tutamaz elbette. Sokağa çıktığında gördüğü her durum, her ayrıntı duyarlığına takılır. Sözgelimi Pablo Neruda “Gel gör sokaklar kan revan” demişse o kanı, o vahşeti gördüğü için demiştir. Salt şairin görevi göstermek, ayna tutmaktan daha zordur; o duyumsatmakla sorumlu kılar kendini. İnsani derinliğe yeni boyutlar eklemek... Çünkü şiir insanı özgürleştirir, şiirle toplumsal kargaşa, savaş, sömürü gibi kavramlar yan yana duramaz. Ben de böyle bir duyarlığa hizmet ediyorum.
- “Yalnızlık Suları” adlı bölümdeki Sitem adlı şiirinizde Ankara’ya da sitem etmişsiniz. Gerçekten bir şehre niye sitem edilir?
- Elbette bireysel tarihimin izleri, iniş-çıkışları da var şiirimde. Her ne denli Cemal Süreya “Ankara Ankara/ Hey iyi kalpli üvey ana” dese de Ankara benim kentim olmadı hiçbir zaman. Onda büyük bir kırılma yaşadım, tutunamadım. Yani üvey ana bile olsa razıydım beni şöyle bir kucağına alsa. Yıllar sonra Sitem şiiriyle verdim veriştirdim, “Ne geçti eline?..” der gibi. Aslına bakarsanız doğrudan bürokrasiye yönelik -üretmeden tüketen- vurdumduymaz bir kimliği var Ankara’nın. Kimilerine göre “Şiirin başkenti”dir o. Ama kesinlikle benim kentim değil. Nedeniyse şu: “Bir gül atsan kalırdım içimin boşluğuna”. Demek ki çok fazla üşümüşüm!
- Kitabınızın “Şairler-Şiirler” bölümünde şairlere ithafen yazılmış şiirlerinizde ithaf edilen şiir izleklerinden yola çıkarak mı yazdınız bu şiirleri?
- Kimi şiir izleği, kimi anı, kimi başkaca bir yaklaşım. Toplamında yazmadan edemediğim durumlar... Ölüsüyle dirisiyle küçük bir galeri yarattım. Örneğin Veysel Çolak’a bir aşk acısıyla yaklaştım, Ülkü Tamer’i “Serçe” şiiriyle koşut düşündüm, Orhan Veli’nin avareliğini ve İstanbul sevgisini “Bir dikişte içeceksin İstanbul’u/ Keder meder kalmayacak masada” diye özetlemeye çalıştım, Zafer Ekin Karabay’ın intiharını meydanlardaki öğrenci eylemlerinin kırımıyla çağrıştırdım gibi...
- Şiirle birlikte roman, öykü çalışmalarınız da var. Günümüz şairlerinin yaşayan ustalarına baktığımızda -özellikle sizin kuşakta- öykü ve roman yazan şairler çok az. Şiirin pek kuma kabul etmediği söylenir. İkisini bir arada nasıl yürütüyorsunuz?
- Şiirin kuma kabul etmediği önyargıdan ibaret. Genelde şair kimliği taşımalarına karşın roman, öykü, hatta tiyatroyla ilgilenen çok şair var. Alınız Nâzım Hikmet’i, Attilâ İlhan’ı, Oktay Rifat’ı, Melih Cevdet Anday’ı, Ahmet Hamdi Tanpınar’ı, başkalarını... Benimse böyle bir savım yok. Şiir dışındaki türlere yeterli zamanı ayırdığımı söyleyemem. Kuşağım da öyle... Bunu 70’lerdeki devrimci-romantik rüzgâra bağlıyorum. Şiir gibi çocuklardık ve hep öyle kaldık.
- Ödüllü şairlerdensiniz. Ülkemizde de en yaygın edebiyat ödülleri şiir alanında veriliyor. Ödüllerin şairlere ne gibi katkıları var? Ödüllerin bu kadar yoğun olmasının olumlu-olumsuz etkileri hakkında neler söylemek istersiniz?
- Bir kişi her şeye karar veremez. Bu anlamda sınanmak önemli bir gereksinim. Düzeyi, ciddiyeti yerinde olduktan sonra ‘ödüllendirme’ önemli bir kurum. Ben madalyonun her iki tarafında bulundum. Seçtim de, seçildim de... Bu konuda birkaç yazı da kaleme aldım. Ne yazık ki ‘gelişigüzel ödüllendirme’ kirliliği de göze çarpıyor. “Verdiysem ben verdim.” mantığına uygun... Rapor, tutanak hak getire!.. ‘Ödül’ kurumuna asıl kimliğini geri vermeli.
- Kitap tanıtım yazıları da yazıyorsunuz. Yayımlanan kimi yıllıklarda şiir ortamına olumsuz bakış açıları var. Günümüz şiir ortamı hakkında sizin düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz?
- Ben bardağın dolu yanıyla ilgiliyim. Ama yarım, ama çeyrek... İyimser olmamak için orta yerde bir neden yok. Kesinlikle şiirin dibe vurduğuna inanmıyorum. Var olanı imha eylemine girişirsek işin sonu gelmez. Eleştirmen yokluğunda kolları sıvayan kimi şairlerin poetikaları çerçevesinde değerlendirme yaptıklarını düşünüyorum. Ayrıca şair şairi pek okumuyor. Sığlık mı, tutuculuk mu, ne derseniz deyin. Bu aşıldığında, usta-çırak ilişkisinde yeterli kıvılcım çakıldığında arkası gelecektir. Geliyor da nitekim. Şiirin ayak seslerini duymuyor musunuz? Yıllıklar da akademik bir düzeye oturmalı. Oturmalı ki bakmakla görmek arasındaki fark sağlam temellerle dengelensin.
- Dönemeç, Agora, Ünlem gibi dergilerin kurucuları arasındasınız. Tuncer Uçarol’un bir değerlendirmesine göre, ülkemizde 200’e yakın sanat-edebiyat dergisi yayımlanıyor. Anadolu’da bu kadar çok sayıda derginin yayımlanmasının edebiyatımıza getirdikleri/götürdükleri hakkında ne düşünüyorsunuz?
- Evet, sözünü ettiğiniz üç derginin kurucuları arasındayım. Günün birinde başka bir derginin kurucuları arasında yer alabilirim. Eğer söyleyecek yeni bir sözünüz varsa ya da çok farklı bir yerde duruyor da okur kitlesine ulaşamıyorsanız er geç ‘dergi’ amacınızın aracı olacaktır. Aksine “Muhabbet olsun torba dolsun.” diyorsanız, neden-sonuç ilişkisiyle sorgulanmayan dergiler çıkar ortaya. Bunda taşranın suçu yok. Metropollerde de var böyle dergiler. Kim kime dum duma!.. Vitrininde kimi arasan bulursun. Bence dergi salt ‘mutfak’ değil, aynı zamanda bir edebiyat laboratuarı olmalı. Dersine çalışmalı orada herkes. Niceliğin niteliği alt etmesi düşündürücü. Eğer kimi edebiyat öğretmenleri bile elli yıl geriden gelen bir anlayışla kendilerini çağdaş edebiyat için yeterli sayıyorlarsa, bunu kimseye anlatamazsınız. Özellikle şiir için “kalifiye okur” arandığını bilmiyor olmalılar!
- Söyleşi için teşekkür ederim.
- Ben de... Çağlaçakır kal.
Kalıcı Bağlantı
Etiketler : AHMET GÜNBAŞ’LA “ÇAĞLAÇAKIR” BİR SÖYLEŞİ
BETÜL TARIMAN’LA YOL İNSANLARI ÜZERİNE SÖYLEŞİ
6/4/2008 · Kategori: Soylesi
Hayat denen orman bizi kalabalıklaştırıyor.Tanıklık ediyor geçip giden zamana
sular.Ve bizler zamanımızın peşinden gidiyoruz.Başlangıcımıza.
Sevgili Betül Tarıman, beşinci kitabınız Yol İnsanları Can Yayınları’ndan yayınlandı.Güle Gece Yorumları adlı kitabınızla şiirinizin dilinin değiştiği, Yol İnsanları ile de aynı anlatım biçimini biraz daha derinleştirerek sürdürdüğünüz görülüyor.Betül Tarıman Yol İnsanları’na varıncaya değin hangi dehlizlerden geçti?
Bu aslında uzun bir hikaye.Öncesi eskiye dayanan bir serüven.Annemin kitaplara olan ilgisi zamanla bendeki isteği de kamçıladı.Tabi okuduğum kitaplar,bu kitapların ilgi çekici kitaplar olması da ayrı bir etken.Her okuma beraberinde yeni bir okumayı getirdi.Bu süreçte coşkun akan bir ırmak gibi kendi yatağımda akarken zamanla pek çok şairle tanışarak ve okuyarak bugünkü şiirimi kurdum.Fakat bugün gelinen noktada annemin,öncül şairlerin şiirime etkisi olduğu kadar yaşadığım kentlerinde şiirime etkisinin payının büyük olduğunu söyleyebilirim.Yaşanılan kentler,çok kentlilik,hem de Anadolu gibi zengin bir coğrafya üzerinde yaşamak insanı,şiirini zenginleştirmez de ne yapar? O sokaklar,evler,evlerin ruhu,odalar,odalardaki nesneler,kapılar aşklar,ayrılıklar ve çocukluk…Ama yalnız görmek isteyenin görebildiği.İstanbul,Akçay,Trabzon,Kastamonu,Bingöl, Ankara, İzmir,Emirgan… Evet daha çok da Bingöl olsa gerek beni etkileyen mekan.Bu mekanın,beni etkileyen şehrin Bingöl olması ise tesadüf değil.Bir apartman dairesi ile sınırlı İstanbul gibi büyük bir kentten kalkıp Bingöl gibi tek bir caddesi
olan(kırmızı topraklı) bir şehre gitmek beni derinden etkilemişti.Ağaçlar,bahçeler,ırmaklar,Yado Çeşmesi…Farklı bir kültür,farklı bir bakış…
Gidilen gelinen ama çoğu kez hep taşınılan evler…Tüm bunlar bende mekan duygusunu pekiştirmekle kalmadı bir de düşünsel anlamda bir değişimi , farklılaşmayı da beraberinde getirdi.Bu nedenledir ki belki de “ toplumsal olanı da evin içinde düşünmeye “başladım.Bu anlamda bakıldığında Halim Şafak’ın ( Bahçe Kasım-Aralık 2002,sayı:32)sözleri burada anılabilir.”Başlangıçta şiirinin toplumsal vurgularından dolayı daha çok coğrafya,-ev,şiir yazanı da coğrafyaya götürür-ile ilgiliymiş gibi görünen Tarıman daha sonraki şiirlerinde coğrafyayı da ,toplumsal olanı da evin içinde düşünmeye başladı.Evin içinde ele aldı.Bunu sağlayansa geçmişi yani çocukluğuydu.Çocukluğunda yaşadığı,yaşamak zorunda kaldığı coğrafyaya dağılmış duran evlerdi”
Evet zengin bir coğrafya,zengin bir çocukluk…Akıle Hanım sokağı,Nevizade Yokuşu,Hırka-i Şerif camii,Heybeliada…Bence her şeyin başlangıç noktası çocukluk.Ben mutlu bir çocukluk geçirdim.Tabi bunda yaşanılan mekanlarında payı büyük.Bu da beni,şiirimi zenginleştirdi.
Buranın , yani şu anda yaşadığım kent Kastamonu’nunsa şiirime farklı bir renk kattığı ise bir gerçek.Farklı bir kültür,farklı insanlar…Burası kimine göre taşra sayılsa da ki bana göre öyle değil.Burada on bir yıl önce geldiğim Kastamonu’da; Dünya Yerel Yönetim Ve Demokrasi Akademisi(WALD) Mahalleleri ve Muhtarlıkları güçlendirme projesi kapsamında Kastamonu’da kurulan Mahalle Evinde gönüllü olarak sanat danışmanlığı yaptım.İmza günleri düzenledim.Dört yıldan bu yana da Aydın Ilgaz’ın destekleriyle Rıfat Ilgaz adına düzenlenen şiir yarışmasının hem kurucusu hem de jüri üyesiyim.Şimdi ise kurduğumuz şiir atölyesinde şiir çalışmalarımız sürüyor.Bir de Toplu Fotoğraflar adıyla bir şiir dergisi çıkarıyoruz.Şiir ve sinemayı birbirine yakın bulduğumdan mı nedir bilmem bir de Kastra Komnenüs’te Bir İkindi Vakti adlı bir kısa metrajlı belgesel film senaryosu çalışmam oldu.Az önce “ Güle Gece Yorumları “ kitabınızla şiirinizin dilinin değiştiği,Yol İnsanları ile aynı anlatım biçiminin biraz daha derinleşerek sürdürdüğünüz görülüyor” demiştiniz.Bununla da ilgili olarak bir şeyler söylemek isterim.Ben özellikle kabul görmüş eğilimlerden uzak durmaya çalışıyorum.Bu yadırganabilir ama önemli değil.Yeni bir dil , yeni bir oluşum beni her zaman heyecanlandırıyor.Tabi bunu yaparken daha önceki anlatım biçimimi biraz daha derinleştirerek,kadınsı,yumuşak bir dille yapmak istediklerimi yapmayı önceliyorum.
Güle Gece Yorumları adlı bir kitap yazmanıza,divan edebiyatında günümüze kadar bir çok şair gül’ü şiirlerinde şiir nesnesi,metafor, imge olarak kullanmasına rağmen; gül,sizin şiirlerinizde Yol İnsanları dahil olmak üzere en sık rastladığınız çiçek adıydı.Gülü yazmaktan ürkmediniz mi hiç?
Siz de nelerle örtüşür nelerin sevincini,nelerin kederini taşır gül? Nedir gül Betül Tarıman için?
Evet benden önce de gül imgesi çoğunlukla yer aldı edebiyatımızda.Divan edebiyatında olsun Halk edebiyatında olsun bunun yetkin örnekleriyle dolu şiirimiz.Ben ahşabın ruhuna dokunmak gibi
güle dokunmak,onun yarattığı hüzün dünyasında dolaşmak ve yeni bir söylemle olsun şiir paletine bir renkte ben katmak istedim. Zaten bu durum kitaplarımın ruh durumuyla da örtüşüyordu.Bunu ne kadar başarabildim bilemiyorum ama işte bu yüzden onun göze görünen güzelliğinin dışında ; açılışı kapanışı ve geceye solması bana verdiği heyecan ama daha çok da hüzün…Çağrıştırdığı anlamlar dışında güle başka anlamlar yüklemek için gül…
Evet tam da bu nokta da her şeyin mekanikleştiği bir çağda güle kattığı anlamlar bakımından sözü şair Baki’ye bırakmaya ne dersiniz? “ O gülen gül,daima can bülbülünü seyreder, / başkalarının nasibi iyilik , lütuf; benimki uçsuz bucaksız keder”.
“ İçimde / çalışılmış bir yalnızlık var” diyorsunuz bir şiirinizde . Sizin deyişinizle, “eğitimli” bir yalnızlığın şiirlerimi Yol İnsanları’ndaki şiirler?
Yalnızlık aslında hepimizin mayasında var.Yaşadığımız mekanlarda hepimiz yalnızız.Evlerde ,avlularda,gölgesinde bir ağacın durmuş bakarken ilk aşkına gençliğimizin.Hayat denen orman bizi kalabalıklaştırıyor ve tanık ediyor geçip giden zamana .Ve bizler zamanımızın peşinden gidiyoruz,başlangıcımızın.Bu nedenle ki hepimiz yalnızlık ağacına salıncak kurmuş sallanan çocuklar değilmiyiz.Yıldızlarsa dünyanın çevresine bağdaş kurmuş ağlayan harfler.Yalnızlık fişeği bize yol gösteriyor ve bizler bu yalnızlık fişeği nereyi gösterirse oraya gidiyoruz.Evet bu nedenle Yol İnsanları’ndaki şiirler için “eğitimli” bir yalnızlığın şiirleri diyebiliriz.
Kardan Harfler ile Yol İnsanları adlı kitaplarınızda bölüm adları dikkatimi çekti .Kardan Harfler toplu fotoğraflar I,toplu fotoğraflar II,toplu fotoğraflar III bölümlerinden oluşuyordu.Yol İnsanları’nın birinci bölümü Biz Biraz da Fotoğraflarımızdık (Mario Levi ) olarak adlandırılmış.Kardan Harfler bir anne kitabı gibi geldi bana . Yol İnsanları ile Kardan Harfler arasında yorum teknikleri ve temaları farklı olsa da , bir bağ kurmamız gerekiyorsa, nasıl bir bağ kurabiliriz?
Ben şiirleri, şiirlerimi bir fotoğrafın ya da filmin bir karesi gibi görüyorum.Her karesinde bir anlam saklı,her kare bir başka şeyi çağrıştırıyor. Üçüncü kitabım Kardan Harfler dediğin gibi bir anne kitabıydı . O kitap annelik duygusunu henüz yaşadığım bir süreçte yazılmıştı.Anneye olan özlem de buna eklenebilir.Tabi yakın akrabalar,komşular,sokaklar evlerde.Güle Gece Yorumları (Can Yay. 2002 ) nda ise meselelerin altını çizmiş “ kavramlar,mekanlar,eşyalar,ilişkiler” üzerinde durmuştum.İki bölüm halinde düşündüğüm Yol İnsanları adlı kitabımda da yine “ Biz Biraz da Fotoğraflarımızdık” derken kendimizden geçip giden zamana,zamanın birey üzerinde yarattığı etkilerden söz ediyorum.Bunu da bir fotoğrafın karesine sığdırarak yapmaya çalışıyorum. Aslında benimle daha önce yapılan bir söyleşide söylediğim gibi içsel konuşmalar şeklinde yazılmış tek bir şiir bu yazdıklarım.Gittikçe küreselleşen dünya içerisinde boğulmuş, yıpranmış yaşanılan çatışmaların,yalnız bir kadının şiiri.Ben özellikle bu kitabımla gittikçe yalnızlaşan insanı,kadını,kadının zamandaki giderek artan yükünü, sorumluluğunu söylemek istedim.Biraz ağrıtan ama kadınsı bir söylemle.
Yol İnsanları’nda “ terimle kızaran bir elma tadı biçtim her hevesten” diyorsunuz.Şiirlerinizi okuduğumuzda “ söylemek önemlidir” deseniz de ;acılarıyla susan , susmalarıyla acıtan kadınları anlatmışsınız sanki. Yanılıyor muyum?
Tarihsel süreç içerisinde geri bırakılmış kayıp,buruk bir kadının şiiridir Yol İnsanları.Yaşam karşısında giderek yalnızlaşan kendine yabancı bir kadının şiiri.Onun yalnızlığı , hayata karşı duruşu çatışmaları,öfkesi anlatılır bu kitapta.Bu yapılırken de erkek de görmezden gelinmez.Çıkılan bu içsel yolculukta kadınla erkek arasındaki o bitmez kırılganlıklarında altı çizilir.Kendi olarak çıkılan yolcukta başka yaşamaklar da konuk edilir şiire,başka yaşamaklara da konuk olunur.Amaç eve kapanan,bir oda da yaşayan kadını sorunlarını,sıkıntılarını işaret etmek,onu bahçeye,sokak ve alanlara çıkarmaktır.
Kitabınızın ikinci bölümü “ Biz Biraz da Masallarımızdık” olarak adlandırılmış . O bölümdeki şiirlerde çocukluğun izlerini gördüm ben.Çocukluğunuzla aranız nasıl?
Şiirim, çocukluğumla ilişkilendirdiğim şeyler toplamı aslında.Az önce mutlu bir çocukluk süreci geçirdiğimi söylemiştim.Amca ,dede,büyükanne,teyze ve komşularla geçirilen bu çocuklukta hüzün yoktu.Olsa olsa oradan oraya taşınılan evler,şehir ve sokaklar vardı.Her yeni şehir beraberinde hüzün ve sevinci getiriyordu.Zaman içinde çocukluğumun o zengin bahçesi sustu.Fakat yine de o içimdeki ben kimi kez dönüp dönüp onu bırakmayan çocukluğuna bakıyor.
“Biz Biraz da Masallarımızdık” adlı ikinci bölümde “Bile” adlı şiirde savaş çocuklarını anlatmışsınız yanlış anlamadıysam…Hayatın içinde bunca kötülük,bu kötülükler arasında hırpalanmış bunca çocuk varken şiire ne kadar yer kaldı hayatta?Başka bir deyişle,şiire yer var mı hala hayatta?
Kadının , erkeğin,babanın yalnızlığı ve yabancılaşmasıydı aslında bu kitapta anlatmak istediğim.Tabi iç çatışmalarda ! Toplumsal bir soruna,hepimizi ilgilendiren bir soruna işaret etmek istedim.Çünkü ilgisizlik ve sevgisizlik yumağı olan evlerde bir çocuğunda mutlu olması düşünülemezdi.Bunlara ek olarak da gittikçe kirlenen dünyada savaşlar,küresel kirlenmenin de bu mutsuzlukla ilgisinin olduğunu düşünüyorum.Bu nedenledir ki “ Bağdat boyumdan büyük ama /gün rakamla ifade edilir/korkudur evet her savaş/ezberlenmiş dönülmüş balkonda/ne kadar zordur artık/dünün atlarıyla çocuk kalmak” gibi dizeler kitabımın ikinci bölümünde yer almıştır.Şiir değiştirmez ama gösterir gerçeğinden yola çıkarak denilebilir ki şiire hala yer var hayatta.En azından soluk almak için.
Şiir yıllıklarından birinde şiirimizde tıkanmadan söz ediliyordu. Siz neler düşünüyorsunuz günümüz şiiri konusunda ?
Veysel Çolak bir yazısında şairlerin yeni bir şey söylemediğini birbirinin aynı,kopya şiirlerin yazıldığını bunun da şiirin gelişmesine değil de genişlemesine neden olduğunu söylüyordu bir yazısında.Onun bu düşüncesine katılmamak mümkün değil.Günümüzde pek çok genç şair kendisinden önce kimin neler yazdığını bilmiyor,okumuyor.Kendi dili dışında yazmış olan şairlerle de tanış değil.Üstelik şiir üzerine yazmış genç şair sayısı da çok az.
Buna rağmen,yaşamda karşılığı olmayan bir şiir oluşturulmaya çalışılsa da içi dolu , hayatta karşılığı olan şiirlerde yazılıyor bu coğrafyada.Bu da sevindirici bir durum.Metin Kaygalak,Nilay Özer , Mustafa Köz,Şeref Bilsel,Selim Temo,Serap Erdoğan,Mustafa Fırat,Baki Ayhan T şimdilik adı aklıma gelen isimler.Bunun dışında uzaktan bakıldığında edebiyat dergilerinde,edebiyat dünyasında bir kargaşa ,karmaşa ortamının hakim oduğu bir gerçek.Buna sistemin getirdiği sorunlarda eklenince problem büyüyor.Devreye kafa kol ilişkileri , boy fotoğrafları da ekleniyor.Şairin şairliğinin boy fotoğrafları ile ölçüldüğü bu ortamda Enis Akın’ın şu dizeleri aslında soruya ne güzel cevap.Bu nedenle şu dizeleri buraya alıyorum.
“ve şairler ! çağdaş çekirgeler! durmadan
matahari’nin topuklu ayakkabılarını yalarken yalarken yakalıyoruz birbirimizi
yalarken yalarken matahari’nin topuklu topuklu ayakkabılarını
orda,cennetten çok uzakta,cehenneme yakın değil”
Söyleşi için teşekkür ederim.
Ben teşekkür ederim.
Kalıcı Bağlantı
Etiketler : BETÜL TARIMAN’LA YOL İNSANLARI ÜZERİNE SÖYLEŞİ
BAYRAM BALCI İLE YERDİBİ ÜZERİNE SÖYLEŞİ
6/4/2008 · Kategori: Soylesi
Bayram Balcı: “Şairler İstiklal Caddesini Terk Etmelidir”
Canıma Değmez Hayat adlı kitabınızdaki bir şiirde “itiraz mecbur hayata” diyorsunuz. Bayram Balcı hayatta nelere itiraz ediyor şiiriyle?
Hayatta itiraz edilecek şeyler, kişinin kendisinin hayat ile kurduğu ilişki ya da ilişkisizlikle ilgilidir. Benim itirazım, hayat içerisinde yaşamak zorunda bıraktırıldığımız, karşılaştığımız her türlü tahakkümle ilgilidir. Kim bilebilir, belki hayatın kendisi de ömürlerimiz üzerinde bir tahakkümdür. İsteyerek, bilerek doğan bir canlı olmadığına göre, hayat içerisinde seçme hakkımızın olması, bir yanılsama olamaz mı? Modern hayatın içerisinde, insanlar, toplumlar, adliye, psikiyatri, hapishaneler vb. ile kurumlaşmış devletler ve bu devletlerin saygıdeğer yurttaşları, hep birbirlerine haksızlıklar yaparak yaşamıyorlar mı? On milyon yıl önce insanların birbirlerine karşı hiçbir şartla tahakküm uygulamadan ve hatta doğaya karşı bile incitici olmadan mutlu yaşadıklarını bir düşünürsek, bugün başımıza gelen ve yaşamak zorunda bıraktırıldığımız tüm felaketlerin sebebi, modern hayat dediğimiz barbarlıktır. Neye itiraz ettiğimi kısaca belirtmem gerekirse, bu modern ya da postmodern barbarlığa ve bunun yol açtığı tüm sonuçlara itiraz ediyorum.
Yerdibi ikinci kitabınız. İlk kitabınızın adı Canıma Değmez Hayat olunca ikisinin adları arasında bir karşıt anlam varmış gibi geldi bana. Yerdibi’de neler anlatmak istediniz? Niçin Yerdibi oldu ikinci kitabınızın adı?
İki şiir kitabımın adlarında bir karşıt anlam bulmanız, tamamen sizin her iki kitaptaki şiirlerle kurduğunuz ilişki olabilir. Benim, şiir yazarken, karşıt ya da farklı veya yepyeni bir anlam yaratmak gibi bir hedefim, amacım yoktur. Şiirde bir anlam varsa, bu şiirin, kendisini okuyan, dinleyen insanın hayatında bulduğu karşılık olabilir. İnsana değdiği kadar anlamı olabilir şiirin. Sorunuzun ikinci bölümüyle ilgili olarak da şunları söyleyebilirim; İkinci kitabımın adının Yerdibi olması, o şiirleri yazdığım dönemlerdeki durumumla ilgilidir. Zaten ben şiir yazarken, o şiiri okuyacak olanlara bir şeyler anlatmak, onları duygulandırmak, coşkuya ya da hüzne doyurmak, sevince gark etmek için yazmıyorum. Bu iyice barbarlaşmış hayatın içinde, şiir yazma zorunluluğu hissettiğim için yazıyorum. İçimden öyle geldiği için yani. Başkaları beğensin, eleştirmen değerlendirsin ya da kendilerini şiirin ‘birinci ligi’nde sanan bazı aptallara bir şeyler anlatabilmek gibi amaçlarım yok benim. Şiirin birinci ligi, ikinci ligi, amatör ligi mi olur? Ama barbarlığın elinde oyuncak olmuş şiir yazan bazıları, kendi uğraşlarını futbol liginin yapılanmasıyla özdeşleştirebiliyorlar. Bu onların sorunu. Yerdibi’nde neler anlatmak istediğime gelince, kitaptaki şiirlerimi okuyacak olanlara bir şeyler anlatmaya çalışmadım, sadece o kitaptaki şiirleri yazdığım dönemdeki Bayram Balcı’nın hayata, Anadolu’ya, dünyaya ve insanlığa bakışını paylaşmak istedim. Ancak, bu elbette, ‘ben kendimi anlattım’ demek değildir. Bana göre, anlaksal olarak, ölüm, ömür, hayat ve yaşam üzerine ve bu dört kavramın birbirlerinden farklılığı ve çatışmaları üzerine şiirlerden oluşmuştur Yerdibi.
Canıma Değmez Hayat -adına rağmen-adlı kitabınızda da, Yerdibi adlı kitabınızda da acıların izi çok rahatlıkla okunuyor. Bayram Balcı’nın şiirlerini yazmasında acının payı ne kadar?
Demiri ateşte yakıp, su vererek, örste döversek çelik olur. Yaşadığımız barbarlaştırılmış bu hayatta, acı da demirin çeliğe dönüşmesi gibi bir şey ifade ediyor benim için.
“ yaşanmayan tek şey ölümdür, hiç kimsenin bir aşkı onaracak gücü yoktur” gibi kitabınızın arkasına da yansıyan özdeyişsel dizeleriniz var. Şiirinize neler katıyor bu özdeyişsel dizeler?
‘yaşanmayan tek şey ölümdür’ mısrası kitaptaki bir şiirde geçiyor sadece. Kitabın kapağında bu mısra yok. ‘hiç kimsenin bir aşkı onaracak gücü yoktur’ mısrası ise evet, kitabın kapağına taşmıştır, ama bunu bir özdeyiş olarak algılayan sizsiniz. ‘hiç kimsenin bir aşkı onaracak gücü yoktur’ da kitaptaki bir şiire ait bir mısradır. Bir şiirdeki herhangi bir mısra’ın sloganlaşması, sizin tabirinizle özdeyişselleşmesi gibi durumlar çoğu şiir için söz konusu olmuştur. Nazım Hikmetin, Ahmet Arif’in, Cemal Süreya’nın, Edip Cansever’in daha bir çok şairimiz bir çok mısraları da sloganlaştırılmış, insanların birbirlerine kısa özdeyişler olarak söyledikleri, ilettikleri şeyler haline getirilmiştir. Bir şiir yazarken, o şiiri oluşturduğum kimi mısraların başkaları tarafından özdeyişsel mısra olarak anlaşılması, sanırım benim yetiştirildiğim kültüre has bir durum. Alevi olmam ve bu kültürle yetiştirilmem, elbetteki yazdığım her şiire etkisini vuran, sinen bir durumdur. Bir de şiirin bir özelliği vardır, herkesin bilebileceği, ama fark edemeden yaşayıp gittiği bir hakikati, bir şiirde söylediğimiz zaman, şiir onu kendisine ait hale getirir. Örneğin, ‘yaşanmayan tek şey ölümdür’ mısrası hepimizin bilebileceği bir hakikattir, ama bunu bir şiirin içinde söylediğiniz zaman, o hakikat şiir olmuştur artık.
“söylediğim her söz beni vuruyor/yoruldum kendime hedef olmaktan” diyorsunuz Şeyda adlı şiirinizde. Aşk nedir Bayram Balcı için?
Aşk benim için nedir? Bu sorunun yanıtını bilmiyorum. Bu sorunun yanıtını bilsem, bir daha asla, hiçbir kadına aşık olamam herhalde. Ben bildiğim şeylere aşık olmam. Aşkın bir çok tanımı yapıldı. Bu tanımlara benim de naçizane bir katkım olacaksa, şöyle bir şey söyleyebilirim; Aşk, uzakta olana erişmek ve onu keşfetmek, onun içine girerek, onu fethetmek gibi şeydir. Fethettiğimizde de zaten o aşk olmaktan çıkar. Acı olur, ızdırap olur, yar olur, şu olur, bu olur, aşk olmaz artık, başka bir şey olur. Kitaptaki bir şiirimde geçen ‘sorular yanlışsa cevap neye yarar’ diye bir mısraı hatırladım şimdi.
Yerdibi’deki en belirgin tema aşk kırılmaları gibi geldi bana. Aşkın sevinçleri de yazılacak mı?
Aşkın sevinçleri yazılır mı, bilmiyorum. Ama ben yazmam. Yazabileceğimi de sanmıyorum. Ben o sevinci sadece yaşarım. Bazı aşklar yaşadım elbette, ama bunlardan sadece bir tanesi yar oldu bana, diğerleri ise keşfedince acı, ızdırap, keder, hüzün oldu. Başka bir şey oldu yani.
Aşka, hayata olan kırılmalarınıza bakarak ‘Şair kırılmalar toplamıdır’ diyebilir miyiz?
YANIT: Sorunuza ilk kitabımdaki bir şiirde yer alan bir mısra ile yanıt vereyim; ‘ayrılıkların toplamıdır ömrümüz’. Ama ben kendim, kırılmalardan müteşekkil bir adam değilim. Şiirlerimde sözünü ettiğiniz kırılmaların izleri olabilir. Şair dediğimiz kişi, kırılmalar toplamı olamaz diye düşünüyorum. Eğer öyle olsa memleketteki tüm şiir yazanların hepsinin, kırım kırım kırılıyor olmaları gerekirdi. Ama elbette, bazı şiir yazan arkadaşlar, kendilerini öyle duyumsayabilirler. Bence bu da melankolik bir yanılsamadır.
Bayram Balcı’nın etkilendiği şairler kimlerdir? Günümüz şiirini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Otuz yıldır ciddi bir şiir okuru olduğumu söyleyebilirim. Yirmi yılı aşkın bir süredir de şiir yazıyorum. Dört yıldır da aralarında sizin de bulunduğunuz bir çok şairin ilk kitabını yayımlayan Virtüel yayınlarının editörlüğünü yapmaktayım. Akdeniz Lirikleri, Yeni Şiir, Ağır Ol Bay Düzyazı ve Felsefece gibi dergilerin mutfağında yer aldım. Şiirle her zaman iç içe oldum yani ve bu süre içinde, özellikle şiire başladığım ilk yıllarda, beni etkileyen bir çok şair vardır. Adların, yaşın önemi yok, hala bir şiir okuduğumda etkilenirim. Ama bugünlerde beni etkileyen şiirlerle ne yazık ki pek karşılaşmıyorum. Bu, günümüzde bir çok şair, sarsıcı, kışkırtıcı şiirler yazmak yerine, şiirin ‘birinci ligi’nde olmayı önemsediği için ya da gelecek yıllara kalmayı önemsediği için olabilir. Oysa, şairlerin bir gelecekleri yoktur. Ne acı ki, şiir yazan bir çok arkadaş bunun farkında değil ya da bu hakikati önemsemiyorlar. Okşanmak, pohpohlanmak hoşlarına gidiyor olabilir. Hayata, Anadolu’ya, İstiklal Caddesi’nden bakınca, demek ki, şairlerinde öncelikleri, önemsedikleri de değişiyor. Amasra’daki bir kaçak kömür ocağında yaşanan trajedi, bugün hangi İstiklal Caddesi şairinin şiirine sinebiliyor ki. Diyarbakır’da Hevsel Bahçeleri’nde yaşanan bir aşktan, kimin ruhunun ak kağıdına bir mısra düşüyor. Günümüz şiirine ilişkin de kısaca şunları söylebilirim; Bence, İstiklal Caddesinde, Nevizade sokağında, Çiçek pasajında, Kadıköy’de yaşayan şairlerin hepsinin buraları terk etmeleri, buralarda yaşamayanların ise buralara ayak basmamaları, hem kendileri, hem de şiirimiz için hayırlı olur. Her gece Nevizade’de körkütük sarhoş olmakla, Beyoğlu’nun her hangi bir barında ‘şiir dinletisi’ yapmakla şiirimizin gelişeceğini düşünmüyorum. Eğer bu şairler illaki içmek istiyorlarsa, İstanbul’un Habibler semtine gidip, orada bir taşın üzerine oturup, içip sarhoş olsunlar, Zeytinburnu’ndaki, Esenler’deki, Sarıgazi’deki, Dudullu’daki bir birahaneye gidip içsinler. Oralarda yaşayanlara şiirlerini özgürce bağıra çağıra okuyabilirler. Yukarıdaki cümlelerimde bir eleştiri olarak dile getirdiğim şeylerin bazılarını bir zamanlar ben de yaptım. Ama şimdi İstiklal Caddesini terk etmenin hayrını yaşıyorum. Son günlerde okuduğum enfes bir şiiri anarak yanıtlarımı sonlamak istiyorum; Yasakmeyve dergisinin Mayıs-Haziran 2004, 8. sayısında yer alan Haydar Ergülen’in ‘Devrim Ve Tabiat’ adlı şiirini, şiirle ilgilenen herkesin okumuş olmasını arzuluyorum. Ve sizlere de bu söyleşi için teşekkür ediyorum.
Kalıcı Bağlantı
Etiketler : BAYRAM BALCI İLE YERDİBİ ÜZERİNE SÖYLEŞİ
NİHAT ATEŞ İLE BEDENSİZ KADINLAR VE ÇÖKÜŞ ROMANLARI ÜZERİNE SÖYL
6/4/2008 · Kategori: Soylesi
Sevgili Nihat, bir yılda biri [i][1]Çöküş Romanları, diğeri Bedensiz Kadınlar[ii][2] olmak üzere iki kitabın yayınlandı. Sence şiirle roman arasında bir kan bağı var mı? - Sevgili Faruk, Çöküş Romanları bir roman eleştiri kitabıydı. Sorundan bir roman olduğu anlamı çıkabileceği için bir uyarı yaparak başlayayım. Eleştiri ile şiir arasında bir kan bağı var mı sorusunu yanıtlamak belki bunun için daha doğru olur. Eleştiri’den bir şiir çıkmaz ama bir şiirden eleştiri çıkabilir. En azından kendim için söyleyeyim: “Eleştirinin bana “sabrı” öğrettiğini söyleyebilirim. Belki de günümüz şairlerinde en az görünen şeylerden biri. Ama şairlere de hak veriyorum. Çünkü şiir sabırsız ve akışkandır. Yayımlanması, bir an önce okur ile buluşması için adeta boğar şairini. Ancak bu sabırsızlık olmamış, bütünlenmemiş birçok şiirle de karşı karşıya bırakıyor okuru. Bütün şairler eleştiri yazsın demiyorum ama en azından hepsinin “nesir” içinde de olması gerektiğini düşünüyorum. Şiir ile roman arasında bir kan bağı var mı sorusuna gelince... Bir romancı değil bir şairim ama bir kan bağının olduğunu ancak dilsel açıdan söyleyebilirim. Şiirin dilsel disiplinine hemen bütün romancılarımızın ihtiyacı var. Son dönem romancıları okuyunca bunu daha iyi anladım. - Çöküş Romanları’ndan başlarsak; bu kitabın örtülü bir ilgi topladığını sanıyorum. Adı bilinen eleştirmenlerin seslerinin pek duyulmadığı anda seni roman eleştirileri yazmaya iten neydi? - Evet, örtülü bir ilgi gördü. Örtülü olması ne hemen bütün romancıların kitabı görmedim bilmiyorum tavrı takınmasının payı var elbet ama onları anlayabiliyorum. Eleştirmenlerin ise görmemezlikten gelmesinde kendi durumlarının payı var. Ama kitap günümüzde yazılan romana “postmodernizmin” etkisini sacayaklarını birer birer gösteren, bunu açığa çıkaran ilk çalışmadır. Bundan sonra biraz ayıkır gibi olup bir tanesi postmodernizimin romanımıza etkilerini yazacağı bir kitabı olduğunu, bu yılbaşında yayınlayacağını ilan etti. Ama henüz kitabı göremedik. Ama kitabımın başarıya ulaştığını söyleyebilirim. Akademik çevrelerde de birçok yazıda referans olduğunu akademisyen arkadaşlarım söylediler. Beni bu kitabı yazmaya iten ilk neden tabii ki eleştiri anlayaşımdı. Son yirmi yılın egemen ideolojisinin roman gibi bir sanata yansımaması düşünülemezdi. Hiçbir sanat yapıtının oluştuğu zaman dilimi yani tarihselliği ve toplumsal, düşünsel yapılanmasından soyutlanamayacağını söylüyorsak bu neden roman için geçerli olmasındı. “Reel sosyalizmin” çözülüşünün sadece politik ve siyası bir milat olarak göremezdim. Bu aynı zamanda bir “estetik bir milat” olarak da görülmeliydi. Bunları göstermek istedim. - Kitabın adı Yalçın Küçük’ün yıllar önce yayınladığı Küfür Romanları’rını çağrıştırıyor. Sanırım bu ad benzeşmesiyle de Edebiyat ve Eleştiri dergisinde kitap övgüyle tanıtılırken bu saptamayla da dikkat çekti. Ana eksende buluşmalar yaşasa da Küfür Romanları’nın olumlu- olumsuz herhangi bir etkisi oldu mu bu kitabın yazılmasında? - Kitap yayımlanmadan önce adıyla ilgili konuştuğum birkaç kişi de aynı şeyi söylemişlerdi. Hatta bir kültür sanat dergisinde geçen yılın edebiyat olayları değerlendirilirken bir eleştirmen ikinci bir Yalçın Küçük gibi duran gibi sözler etti. Bunu böyle olacağını biliyordum. Yalçın Küçük’e en küçük bir sempatim yoktur. Ama Küfür Romanları’nın yayınlandığı zaman “Eylülist” romana yaptığı önemli ve ciddi müdehalenin başarısını gözardı edemeyiz. Kitap gerçekten çok önemli bir dönemde çok iyi ve olumlu bir işlev gördü. Bugün bunu daha da iyi anlıyorum. Özellikle Çöküş Romanları yayınlandıktan sonra daha iyi gördüm. Aynı işlevi benim kitabım da gösterirse bunda bir sakınca değil, marksist eleştirinin hanesine yazılacak bir başarı olarak görürüm. Tıpkı Küfür Romanları’nı aynı kategoride gördüğüm gibi. Onun için bir sakınca olduğunu düşünmedim hiçbir zaman. Bütün bu açılardan olumsuz bir etkiden değil olumlu bir etkiden söz edebilirim yalnızca. İyi ki Yalçın Küçük Küfür Romanları’nı yazdı. - Çöküş Romanları’nda adından da anlaşılacağı gibi,genelde adı çok duyulan yazarlarımızın olumsuz örnekleri üstüne yazılmış. Sonunda Kaan Arslanoğlu,Cemalettin Aykın gibi az da olsa olumlu örnekler üstünde durulmuş. Hakikaten, çok mu kötü romanımızın hali? Olumlu örnekler az mı bu kadar? - Üzgünüm ama öyle. Kitaptaki “umut” bölümü de eleştiriler aldı. Neden o romancıları aldın gibi eleştirilerdi bunlar. Karşılık olarak “bana oraya aldığım romancılar dışında tek bir iyi romancı gösterin” dediğimde de herkes sustu.” Çünkü yoktu gerçekten. Umut bölümünü koymamın bir nedeni de “siz marksistler zaten hiçbir şeyi beğenmiyorsunuz”a bir yanıt oluşturması içindi. İşte bakın iyi yazılınca neden beğenmiyelim, beğeniyoruz işte demek için. İkinci bölüme alınan kitaplar için önsözde yazdığım gibi, belki de işin doğası böyle gerektiriyor. İyi sanat egemen olan sanattan her zaman daha azdır ve yazıldıkları dönemin edebiyatını onlar taşırlar. Dönem içinde hakim olan, egemen olanlar değil. Bu hep böyle olmuştur. Ve yaşadığımız dönemde bu kuralın dışında değiliz. Biz içinde yaşadığımız için fark etmiyoruz. Onun bir eleştirmenin en büyük meziyetinin kendi dışa çekmek, tarihsel perspektifi ve gelecek görüşüyle edebiyat ortamına bakması olduğunu düşünüyorum. Örneğin bir eleştirmen elli yıl sonradan bugüne bakıldığında nasıl bir edebiyat görülecek sorusunu hep aklında tutmalı. Ancak o zaman neyin yolunda gitmediğini, neyin iyi ya da kötü olduğunu daha iyi görebilir. Ama burada unutulmaması gereken bir şey daha olmalı. O da eleştirmenin bir gelecek düşünün olması gerektiği. İnsanlık için bir gelecek düşü olmayanın bir sanatçı olamayacağı gibi eleştirmen de olamayacağı açık. - Çöküş Romanları’nda ilgimi çeken, yazıların sonlarında kısa da olsa dil eleştirileri bulunsa da, ağırlıklı olarak tema boyutunda eleştirilerin bulunmasıydı . Sana göre eleştiri nedir? Ölçütleri nelerdir? - Aslında eleştirinin eleştiri nesnesine bütün açılardan yaklaşması gerektiğini savunuyor ve düşünüyorum. Çünkü estetik bütünün bir yanının aksadığında bir başka yanının o eseri kurtardığı görülmemiştir. Kurgusu kötü olan bir romanın dili neden iyi olsun ki? Olmadığını göstermeye çalıştım. Biçim ve içerik dengesi birinin yararına bozulamaz. Et ve tırak örneği. Bizim toplumcu geleneğimizde sıkça görülen bir rahatsızlıktı bu. İyi şeyler anlatıyorum nasıl anlatırsam anlatayım anlayışı. Olmadığını bugün daha iyi görüyoruz. Edebiyat anlatılana biçim verme işidir. Ama biçim vereyim derken özü de boğmamanın yolları iyi bilinmeli. Çöküş Romanları’nda içeriksel bir eleştirinin öne çıkması (ama hiç de çok değil) kitabın sorunsalından kaynaklandığını söyleyebilirim. Eleştiri anlayışım buraya kadar anlattıklarımdan biraz olsun ortaya çıkmıştır sanıyorum. Ama eleştirinin ele aldığı sanat yapıtını eleştirmekten daha fazla görevlerinin olduğunu düşünüyorum. Eleştiri aynı zamandan içinde yaşanan tarihsellik içinde nasıl bir sanat yapıldığının bütünsel bakışını sunmak ve ortaya koymak zorundadır. Bunu yapabilmesi için de bir yerde ele aldığı sanat eserini “amaç” olarak değil “araç” olarak kullanabilir. Eserlerden üzerinden bir bütünselliği, bir tarihsel bakışa ulaşmalıdır. Ahmet Yıldız “Kertenkeleler ve Edebiyat”te eleştirinin bir izahaya sorkma işi olduğunu söylüyordu. Çok haklı. Eleştiri bu izahaya sokma işini ancak eseri araçsallaşıtırarak başarabilir. Onun için eleştiri eleştirdiği nesneyle sınırlı bir şey değil, nesnesinin sunduğu olanaklardan yararlanarak, sonuçlara ve genellemelere varmalıdır. Eleştiri hükmü vermek zorundadır. Bu anlamda yansız, kendi içinde amaçları olan bir eleştiri yoktur. - Dergilerden izlediklerimiz kadarıyla, adı bilinen eleştirmenlerin eskisi kadar etkili olamadığını görüyoruz. A. Ömer Türkeş gibi yazarların, Ahmet Oktay, Nihat Ateş gibi şairlerin belirginleştiğini görüyoruz.Sahi, eleştirmenlerimize ne oldu? Niye çekildiler bir kenara? Niye etkileri yok eskisi kadar? - Eleştirmenlerimize ne oldu? Yanan dönen kendi eleştirmenlerini yetiştirdiğini söyleyebiliriz belki. Eski kuşak eleştirmenlerin durumu tahlil edece, süzecek çok fazla güçlerinin kalmadığını düşünüyorum. Bir de bunda “yeni gelecek kuşağı” hazırlamamalarının usta çırak ilişkisi yürüyen edebiyat ilişkilerinde ustalıklarına yakışır bir şekilde çekilmeyi bilemediler. Çekilmeleri gerektiğini de çok geç anladılar. - Bedensiz Kadınlar, dördüncü şiir kitabın. Daha önceki şiir kitaplarınla karşılaştırdığımda bir nehir şiirle karşı karşıyayız. Niçin nehir şiir? - Bir “nehir şiir” yazmak falan değildi niyetim. Ayrıca böyle kavramlaştırmalara karşı olduğumu da daha önce yazmıştım. Destan yazılamaz artık. Destan’ın yazılamadığı bir dönemden geçerken bu anlatı biçimini az çok karşılayacak bir biçimden söz edilecekse bunun adı “Nehir Şiir” olmamalı. Bedensiz Kadınlar da ise daha başka bir şey demeye çalıştım. Bir sorunu alaşılagelen şiir söyleyişinin dışında, lirik anlatı biçimini hiç düşünleden, hatta onun üzerine giderek, bir “rahim şiir” yazmayı düşündüm. Bu şiirin dikkat çektiği biçimsel sorunlara başka şairlerinde de dikkatini çekmek gibi bir sorunu da var kitabın. Herkes yazılan şiirden bunaldığını söylüyor ama şairlerimiz bunun için ne yapmak gerektiği konusunda parmaklarını kıpırdatmıyorlar. Kafalarında şiirin olmazsa olmaz koşuları gibi şeyleri yerleştirmişler, bunlar bir önyargı haline gelmiş, böyle bir durum şiir okurunu da şiirden kovmuş. Ortada büyük bir şiirsizlik sorunu yok. Bence ortada “zamanın ruhu” olamayan şairlerin, minör şairin sorunu var. Zaman büyük şairimiz ise küçük kalıyor. Mıy mıy mıy söyleyip, bu söyleyişleriyle insan sorunlarının üzerini gidemiyorlar. Bu söyleyiş, bu biçim sınıfsal söyleyişi dışlıyor. Dediğim gibi bir niteleme gerekecekse Bedensiz Kadınlar için bu nehir şiir değil, bir arkadaşın tanımlamasıyla “rahim şiir” olabilir ancak. Ondan şiirler doğacak bir şiir. Tabii Bedensiz Kadınlar’ın biçemi de içeriği de iyi kavranıp çözümlenebilirse. - Dergilerde şiirlerinden çok, eleştiri yazılarınla görünüyorsun. Dergilerde şiir yayınlatmamanın nedenini öğrenebilir miyiz? - Yılda bir iki şiiri geçmiyor haklısın. Genelde kitap oylumunda çalışıyorum şiirlerimi. Onun için içinden şiir çekip onları yayımlamak pek hoşuma gitmiyor. Bir de benim “kötü şiirlerimi” isteyen pek dergi editörü yok. Bir tek sevgili Ahmet Yıldız benden şiir istiyor. Kendisine de söyledim. Benden yazı değil, şiir isteyen tek editörsün dedim. Epey gülmüştük. - Herkese soruluyor. Biz de soralım. Şiirinin hangi şairlerle bir akrabalığı var? - Şiirlerinden şiirler doğurmuş, bütün devrimci şairlerle kendimi akraba görüyorum. Şiirleri bana rahim olmuş şairler onlar. - Ülkemizde iki yüze yakın sanat dergisi yayınlanıyor. Dergi sayılarının çok oluşunun edebiyatımıza ne gibi girdi ve çıktıları olabilir? - Ne kadan çok yayınlanırsa o kadar iyi. Fazla derginin kime niye zararı olsun? Edebiyatımıza renkler kazandırması açısında, soluklar katması açısından çok önemsiyorum. Özellikle Anadolu dergilerini. Onlar edebiyatçıların Bandırma Vapurları bence. İstanbul, İzmir, Ankara bitti. Egemenlikleri sürse de pratik anlamda bitti. Anadoluya çevirmeliyiz yüzümüzü. Çok büyük katkıları olacaktır. Yukarıda söylediğim gibi biraz kendimizi dışa çekip kuşbakışı baktığımızda bunun önemi daha iyi görülür. - Teşekkür ederim. - Ben teşekkür ederim sevgili Faruk...
Etiketler : NİHAT ATEŞ İLE BENDENSİZ KADINLAR VE ÇÖKÜŞ ROMANLARI ÜZERİNE SÖYLEŞİ


